Lise 3. sınıf Felsefe Konu Anlatımı ve Ders Notları (11. sınıf)

5/10/2008 · Kategori: Felsefe Dersi Odev _ Mitoloji

Ünite 4-VARLIK FELSEFESİ
Varlık Felsefesinin konusu varlıktır.Varlık;var olan her şeydir. Varlık Felsefesi açısından var olanlar iki biçimde ele alınır.
1-Gerçekte var olanlar:Gerçek varlık,gerçekliğini nesnelerden,olaylardan,kişilerden alan;belli bir zaman ve mekanda var olandır.Gerçekte var olanlar duyu organları ile algılanır.Örneğin:masa,sıra,kitap v.b.
2-İdea’da (zihinde,düşünsel) var olanlar:İnsanların zihinlerinde oluşturdukları kavramlardır.Zihinde var olanları insanlar bir takım olay ve ilişkilerden soyutlayarak elde ederler,bu nedenle duyu organları ile kavranamazlar.
Bilim ve Felsefe açısından VARLIK
Bilim ve Felsefe’nin varlığa bakış açıları şu noktalardan farklılaşır:
*Bilime göre varlık tartışmasız vardır.Bilim varlığın var olduğunu ön kabul olarak benimser ve var kabul ettiği varlıkla ilgili neden-sonuç ilişkileri kurar.
Felsefe varlığın var olup olmadığını da tartışır.Nedenlerin nedenlerini de araştırır.
**Bilimler konularına göre varlığı parçalara ayırarak , kendilerine özgü yöntemlerle inceler.
Felsefe,varlığı bütün halinde görür ve bütün halinde incelemeye çalışır.Bunun içinse gerekirse tüm bilimlerin sonuçlarını kullanarak genel kuramsal açıklamalar yapar.


Metafizik -Ontoloji Felsefesi
Metafizik; ispatlanması ve çürütülmesi mümkün olmayan sorunlarla ilgilenir.
Ontoloji;Varlıkla ilgili sorunların tartışıldığı metafizik alanıdır.
Ontolojinin soruları şunlardır:
1-Varlık var mıdır?
2-Varlığın ana maddesi nedir?
3-Evren nasıl oluşmuştur?
4-Evrenin bir amacı var mıdır?
5-Varlıkta özgürlük var mıdır?
6-Ruh nedir?
7-Ruh ölümsüz müdür?
8-Ölüm nedir?
Tabiat(doğa) filozofları varlığın ana maddesi (arkhe) nedir? Sorusuyla ilgilenmişlerdir.Örneğin Thales; varlık arkesinin su olduğunu söyleyerek ontolojiyle ilgilenen ilk filozof olmuştur.
Aristoteles varlığın ilk nedenlerini araştırarak metafiziğin ilkelerini belirlemiştir.Aristoteles, evreni bir bütün olarak kavramaya çalışmış ve bu çabasından da felsefenin bir disiplini olan Metafizik-Ontoloji doğmuştur.
Ancak Ontolojiyi bir felsefe disiplinine dönüştüren Cristian Wolf’tur.Wolf ontolojiyi;- tanrının,ruhun ve dünyanın varlığını kanıtlamak isteyen bir alan olarak- belirler.
Wolf’un ontoloji anlayışı deneysel bilimlere dayanan Ampirizm ve Materyalizm tarafından eleştirilmiştir.
Kant’ a göre metafizik; bilginin temellerini araştırmalı ve bilginin deneyden gelmeyen öğelerini saptamalıdır.
Fichte.Schelling,Hegel gibi düşünürler Kant’ın gözden düşürdüğü metafiziği tinsel(ruhsal) varlık anlayışı ile yeniden günceleştirmiştir.
Günümüzde metafizik fenomenoloji,yeni ontoloji ve varoluşçuluk (existansiyalizm) felsefeleri ile varlığını sürdürmektedir.
Fenomenoloji;Edmund Husserl ile varlıkların arka planlarında bulunan ve kendi kendilerine varolan özleri dile getirerek;
Yeni ontoloji;Nicolai Hartmann ile varlık kategorileri oluşturup ontolojiyi deneysel temellerle,bilimsel sonuçlarla bağdaştırmaya çalışarak
Existansiyalizm; Heidegger ve Sartre ile varlığın temeline doğa bilimlerini koyanlara karşı çıkarak varlığı Benin yaptığını söyleyerek ontolojiyle ilgilenmiştir.
Ontoloji açısından Varlık


Ontolojik problemler:

1-Varlığın var olup olmadığı problemi:
Varlığın var olup olmadığı ilk çağlardan bugüne ontolojinin tartıştığı temel problemdir.Bu probleme genelde iki bakış açısıyla yaklaşılmıştır. a-Nihilizm(hiçcilik) :
Nihilizm’e göre hiçbir varlık gerçekten var değildir ve varlığı var olan olarak kabul eden görüşlere karşı çıkar.Nihilizm hiçbir değer ve kural tanımayan bir görüştür ve toplumda düzeni sağlayan tüm otoriteleri reddeder.Nihilizm bu biçimiyle siyasal anlamda anarşizme temel oluşturur. Nihilizm’in temsilcileri: Gorgias;Ontoloji alanında nihilizmin ilk temsilcileri ilk çağ sofist filozoflarından Gorgias’tır.Gorgias,”varlık var mıdır?”sorusuna “yoktur” cevabını verir.Gorgias’a göre;”varlık yoktur.Olsa bile bilinemez.Bilinse bile bildirilemez.” Nietzsche; Toplumsal değer ve normları tümüyle inkar ederek nihilizmin 19.yy.daki önemli temsilcisidir. Taoizm: İl çağda çinde görülen taoizmdir.Lao-Tse ‘nin kurduğu taoculuk gerçeğin tüm çeşitliliğine karşın “bir”(tao) olduğunu ve bunun adının,biçiminin, maddesinin, görüntüsünün olmadığını savunur.Aldatıcı olan dünya, varlıktan yoksundur. b-Realizm (gerçekçilik):
Varlık vardır anlayışı realizmdir.Realizm varlığın insan bilincinin dışında insan bilincinden bağımsız olarak var olduğunu savunur.Realizme göre dış dünya bizden bağımsız olarak vardır.Var olan nesnel olandır,duyu organları aracılığıyla algılanabilir olandır.
2-Varlığın ne olduğu problemi:
Varlığın ne olduğu sorusuna farklı cevaplar verilmiştir;.
a) Varlığı oluş olarak kabul edenler:
İlk çağ felsefesinde evrenin sürekli bir değişim,akış ve oluş halinde olduğunu ileri süren ilk düşünür Herakleitos’dur.O’na göre evrenin ana maddesi “ateş”tir.’Ateşten oluşan her şey dönüp dolaşıp ateşe dönecektir.Ateş yeniden her şeyi yaratacaktır. Evrende her şey sürekli bir değişim OLUŞ içindedir ve durağan değildir.Doğa gibi insanın kendisi de sürekli bir değişim içindedir.’
Herakleitos’a göre evrenin bu oluşuna karşıt güçlerin çatışması ve bu çatışma sonunda ortaya çıkan uzlaşma(sentez) neden olur.Eğer bu çatışma olmasaydı evrende nesneler de olmazdı.Örneğin;yaşam,dişi ile erkekten gelir;otun yok olması,koyunun yaşamasını sağlar.Oluş (canlı-cansız,iyi-kötü gibi) karşıtların çatışmasının bir sonucudur.”değişmeyen tek şey değişme dir”Her değişme belli bir düzene , yasaya göre olur. Bu yasa logos(akıl)dır.
Çağımızda varlığı oluş olarak gören filozof whitehead (viyted) dir. O’na göre her varlık var olabilmek için başka bir varlığa muhtaçtır.Böylece evren bir canlı “oluş” olarak varlığını sürdürür.

Ünite 5-AHLAK FELSEFESİ (ETHİK)

Ahlak Felsefesinin konusu;
insanın hareketleri,yapıp etmeleridir.İnsanın yalnızca iradeli hareketleri ahlak felsefesinin konusudur.

Ethik:İnsanın ahlaksal davranışları ile ilgili sorunları ele alan felsefe dalıdır.

AHLAK FELSEFESİNİN TEMEL KAVRAMLARI
İYİ:İnsanın yapması gereken davranışlardır.Ahlakça değerli olandır.
KÖTÜ:İnsanın yapmaması gereken davranışlardır.
ÖZGÜRLÜK:İrade ile “iyi” ve “kötü” davranışlardan birisini seçme gücüdür.
ERDEM (FAZİLET):İyi olana yönelmedir.
SORUMLULUK:İnsanın kendi eylemlerinin ya da yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesidir.
VİCDAN:Tutum ve eylemlerimizin ahlakça değerli olup olmadığını yargılama bilincidir.Bir çeşit iç mahkemedir.
AHLAK YASASI:uyulması ahlak açısından gereken,genel-geçer kurallardır.
AHLAKİ KARAR:Ahlak kurallarına özgürce uymaktır.
AHLAKİ EYLEM:Ahlaka uygun davranışı gerçekleştirmedir.Ahlaka uygun eylem davranış olarak dışa yansır.Eylemin dışa yansımayan yönü ise tutumdur.
ÖRNEK:Derse geç gelen öğrencinin öğretmene gerekçeyi belirtirken doğruyu söylemesi “İYİ”,yalan söylemesi “KÖTÜ”,bu davranışlardan birini seçmesi “ÖZGÜRLÜK”,Doğru söylemeyi seçmesi “ERDEM” dir.

AHLAK FELSEFESİNİN TEMEL SORULARI
1-Ahlaki eylemin amacı var mıdır?Varsa nedir?
2-Toplumca belirlenen,insana zorla kabul ettirilen eylem biçimleri gerçekten “iyi” midir?
3-İnsan ahlaki eylemde bulunurken özgür müdür?
4-İnsanın doğası ahlaklı olmasına elverişlimidir?
5-Tüm insanların ortaklaşa benimseyebilecekleri evrensel ahlak yasaları var mıdır?

İNSAN AHLAKİ EYLEMDE BULUNURKEN ÖZGÜR MÜDÜR?
Ahlak konusunda bazı filozoflar insanın özgür olduğunu,bazı filozoflar ise özgür olmadığını savunur.

1-Özgür olmadığını savunanlar:
DETERMİNİZM (gerekircilik);
Deterministlere göre, insanın irade ve eylemleri içten ve dıştan gelen nedenlerle belirlenmiştir.Bireyin içinde bulunduğu şartlar iradeyi belirler ve kişinin özgür karar vermesini engeller.Bu nedenle insan ahlaksal eylemde özgür değildir.

2-Özgür olduğunu savunanlar :
İNDETERMİNİZM (gerekirci olmayanlar);
İndeterministlere göre,insan ahlaki eylemde tamamıyla özgürdür.İnsan kendini özgür hissettiği için toplumdaki ahlak yasalarına özgürce uyar.
Bu görüşlerden her ikisi de insan gerçekleri ile bağdaşmadıklarından üçüncü bir görüş ortaya çıkmıştır.

OTODETERMİNİZM:
Otodeterministler, iradeyi ve ahlaki eylemleri bir kişilik ürünü olarak görürler.İnsan bilgi birikimini zenginleştirerek,kişiliğini geliştirerek ve aklını kullanarak özgürleşmiştir.Sonuç olarak kişiliği gelişmiş olanlar,gelişmemiş olanlardan daha özgürdür.

AHLAK YARGISINI DİĞER YARGI TÜRLERİNDEN AYIRAN NİTELİKLER:
Bir iddiayı dile getiren söz dizisine yargı denir.
Yargılar ikiye ayrılır;
1-Gerçeklik yargıları; Nesneler dünyasına ilişkin yargılardır.Kişiden kişiye değişmez nesneldir.”Doğru” ve ya “yanlış” olurlar.
2-Değer yargıları; Bir gerçekliği değil, bir değerlendirmeyi içeren yargılardır,özneldir.Kişiden kişiye değişir.Değer yargılarının alanı geniştir.
Mantık yargıları-“doğru”,yanlış”
Sanat yargıları-“güzel”,”çirkin”
Din yargıları –“sevap”,”günah”
Ahlak yargıları-“iyi”,”kötü” şeklindedir.
Bilim yargıları herkes tarafından kabul edilir,din yargıları (o dine inana kişilerce kabul edilir ve kişilere göre) değişmez,ahlak yargıları değişir.

ETİK’İN PROBLEMATİĞİ VE YAKLAŞIMLAR
A- KİŞİ VİCDANI KARŞISINDA EVRENSEL AHLAK YASAININ OLUP OLMADIĞI PROBLEMİ

1-EVRENSEL AHLAK YASASININ VARLIĞINI REDDEDENLER
a)HEDONİZM (haz ahlakı):
Kurucusu Aristippos’tur.O’na göre haz veren şey “iyi”,haz vermeyen “kötü”dür.İnsan sadece kendi yaşadığı hazzı bilebilir.Başkalarının hazzını bilemez.Bu nedenle evrensel ahlak yasası yoktur.
b)Fayda ahlakı:
Bireye yarar sağlayan davranış “iyi”,sağlamayan “kötü”dür.Yararlı olan kişiden kişiye değiştiği için evrensel ahlak yasası yoktur.
c)Bencillik (egoizm):
Bencillik, başkalarını dikkate almadan sadece kendi çıkarını düşünme anlamına gelir.İnsanın yalnızca kendi “ben”ine uygun olanı “iyi”nin ölçütü sayan düşüncedir.
Hobbes’a göre insanı yönlendiren ‘kendini sevme’ ve ‘kendini koruma’ içgüdüsüdür.Bu yaklaşıma göre evrensel ahlak yasası yoktur.
d)Anarşizm:
Başta devlet olmak üzere tüm baskıcı kurumların ortadan kalkması gerektiğini öne süren öğretidir.Temsilcisi Max Stiner ‘dir.Evrensel ahlak yasasını reddeder.O tüm ahlaki değerlerin bir takım soyutlamalardan ibaret olduğunu düşünür.
e)F.Nietzche (Niçe):
O’na göre yapılması gereken;insanlığı ahlaktan kurtarmaktır.İnsan doğasına yaraşan, güçlü,korkusuz,acımasız olmaktır.Oysa tüm ahlaklar insanın güdülerini köreltir,onu pasifliğe yöneltir.
Nietzche’ye göre;toplumda iki tür insan ve bunların oluşturduğu iki tür sosyal sınıf vardır. Birincisi Halk Sınıfı;sürü durumundadır.Din ve ahlak kuralları bu sınıf için yeterlidir.İkincisi Seçkin Sınıf;Seçkin sınıfa yakışan ahlak, insanın doğasına uygun olan,bireyci,bencil,acımasız ahlaktır.Amaç,”üstün insan”a ulaşmaktır.Üstün insan; sıradan,korkak,zayıflığı öğütleyen vicdan ahlakından kurtulup “iktidara doğru giden güç”ahlakına ulaşmakla oluşur.O’na göre “güç” enyüce iyi;yenilgi,kaybetmek,zayıflık ise kötüdür.İnsan için gerekli olan güçlü olmaktır.
f) J.P.Sartre(Existansiyalizm-varoluşçuluk):
İnsanın kendi varoluşunu ancak özgürce davranarak gerçekleştirebileceğini savunur.Ancak bu özgürlük sınırsız değil,sorumlulukla belirlenmiştir.Sartre’a göre insan insanlığını kendisi yapar,değerlerini kendisi yaratır,yolunu kendisi seçer.Bu nedenle seçiminde tek başınadır ve sorumluluklar da kendisinindir.

2-EVRENSEL AHLAK YASASININ VARLIĞINI KABUL EDENLER
a)Ahlak Yasasının Varlığını subjektif (öznel) TemeldeAçıklayanlar:
Bu düşünceyi savunanlara göre evrensel bir ahlak yasası vardır.Ancak bu yasa varlığını insandan,insanın özel dünyasından alır.İnsanın karşısına bir buyruk biçiminde çıkar.Dürüst ol,insanları sev,.... gibi.
1-Utilitarizm (Faydacılık)J.S.Mill J.Bentham:Onlara göre insan doğası gereği acıdan kaçınır,hazza yönelir,mutluluğa erişmek ister.Ancak kişinin mutluluğu,çevresindeki insanların mutluluğu ile ilişkilidir.Kişi mutluluğu ancak üyesi bulunduğu yarar sağlayan şeyi yapmakla bulabilir.O halde; ‘tek insan için değil,herkes için faydalı olan’ yasa olarak kabul edilmelidir.
b)ENTÜİSYONİZM (Sezgicilik) H.Bergson: O’na göre insan iyi ve kötüyü ancak sezgi ile kavrayabilir.İnsanın sezgisine uyarak yaptığı davranış “iyi”,sezgisine uymayan davranışı “kötü”dür.
ÖRN:Boş zamanımı müzik dinleyerek,eğlenerek geçirebileceğim gibi,yardıma ihtiyacı olan birisine yardım ederek de geçirebilirim.Ben içimden gelen sezgiye uyarak,eğlenmekten vazgeçip yardım edersem ahlaki olanı (iyi) yapmış olurum. O’na göre zekanın oluşturduğu ahlak kapalı toplum ahlakıdır,yasakçıdır.Sezgi ahlakı ise;içinde sevgi ve özgürlüğün olduğu açık toplum ahlakıdır.


Ünite 6- SİYASET FELSEFESİNİN KONUSU

Siyaset (Politika Latince); dilimize Arapça’dan geçmiş bir sözcüktür ve devlet ve toplum yönetimi ile ilgili tüm etkinlikleri ifade eder.Bu alanı, hem siyaset bilim hem de siyaset felsefesi inceler.Siyaset bilim devlet biçimlerini, siyasi olguları ve süreçleri ele alır,betimler ve olanı olduğu gibi inceler. Siyaset felsefesi ise varolan siyaset üzerine bir sorgulama ve akıl yürütme etkinliğidir.Siyaset felsefesi ideolojiler üstü bir tutumla olması gerekeni araştırır.

SİYASET FELSEFESİNİN TEMEL KAVRAMLARI NELERDİR

Birey  NEDİR:
Kendisini başkalarından ayıran,kendisine özgü bir kimliği olan her tek toplumsal insan
Toplum  NEDİR :
Bireylerden oluşan ve kendisine özgü bir yapısı bulunan, aralarında sosyal ilişki ile ortak bir kültürü ve sürekliliği bulunan insan topluluğudur.
Devlet  NEDİR :
Bir yurt üzerinde yaşayan ortak bir kültür yaratmış olan insanların oluşturduğu hukuksal ve siyasal otoritedir.
İktidar  NEDİR:
Yönetme gücünü elinde bulundurma demektir.
Meşruiyet  NEDİR:
Egemenliğin haklı nedenlere dayalı olarak kullanılmasını ifade eder.Bir toplumda meşruiyet ya sosyal haklılığa ya da yasalara dayalı olarak kullanılabilir.
Yönetim  NEDİR:
Bir örgütün ya da bir kurumun belirlenen ilke ve amaçlar doğrultusunda işletilmesidir.
Egemenlik :
Yönetme gücünün kaynağı yönetme yetkisini elinde bulundurmanın nedenidir.
Hak  NEDİR:
Kullanma ve isteme yetkisine sahip olduğumuz şeylerdir.
Hukuk  NEDİR:
Devlet-birey ve birey-birey ilişkilerini düzenleyen yazılı normlar bütünüdür.
Yasa NEDİR:
Hukuku meydana getiren zorlayıcı olan ve yaptırımları bulunan yazılı normların her biridir.
Bürokrasi NEDİR:
Kamu alanında çalışan aşamalı(hiyerarşik) bir düzen içinde örgütlenmiş olan memurlar topluluğudur.

SİYASET FELSEFESİNİN TEMEL SORULARI

1.Devletin varlık nedeni nedir?
2.Devlet olmalı mı olmamalı mı?
3.Devletin fonksiyonu nedir?
4.İktidar kaynağını nereden alır?
5.Egemenlik türleri nelerdir?
6.Sivil toplum nedir?
7.Demokratik yaşamda sivil toplumun yeri nedir?
8.Eşitlik nedir?
9.Adalet nedir?
10.Bürokrasiden vazgeçilebilir mi?
11.En iyi yönetim biçimi nedir?
12.Herkesin memnun olabileceği bir yönetim biçimi olabilir mi?

İKTİDAR KAYNAĞINI NEREDEN ALIR?

*İlk yaklaşım iktidarın, toplumun içten ve dıştan gelebilecek tehlikelere karşı korunması ihtiyacından kaynaklandığını söyler.
*İkinci yaklaşım iktidarın kaynağı olarak Tanrı’yı görür.Bu yaklaşıma göre iktidar Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisidir.
*Üçüncü yaklaşıma göre iktidar kaynağını toplumda yaşayan insanların ortak iradesinden kaynaklanır.

MEŞRUİYETİN ÖLÇÜTLERİ NELERDİR?

*Birinci yaklaşıma göre devlet ve iktidar bireylerin ahlaki bakımdan olgunlaşma ihtiyacına yanıt vermek amacıyla ortaya çıkmıştır.Bu amacı yerine getirebildiği oranda meşrudur.
*Devlet Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisidir yaklaşımını savunanlara göre ise iktidar dinsel misyonun yerine getirilmesi temelinde meşrudur.
*Marksizm’e göre devlet egemen sınıfların üretim araçlarını elinde bulundurmasına hizmet eden bir araçtır.Devletin meşruluğu hizmet ettiği sınıfın çıkarlarını gözetmesi ve sonuçta sınıfsız bir toplumu amaç edinmesi ile ölçülür.
*Bir başka yaklaşıma göre ise devlet ortak iradenin temsilcisidir.Devletin uygulamaları ortak iradeye hizmet ettiği sürece meşrudur.

KAÇ TÜR EGEMENLİK TARZI VARDIR?

1.Geleneksel Egemenlik:
Geleneksel egemenliği toplumun dayandığı geleneksel değerler (gelenekler, örfler, adetler, görenekler) belirler.Bu egemenlik türü gelişmemiş ilkel toplumlarda geçerlidir. Egemenlik halka değil belirli bir kişiye ya da belirli bir aileye aittir.Emirlik,krallık,şeyhlik vb ülkeler bu egemenlik türüne örnek olarak verilebilir.
2.Karizmatik Egemenlik:
Liderde bulunan karizmaya dayalı bir egemenlik türüdür. Karizma üstün ve büyüleyici niteliklere sahip liderleri ifade etmede kullanılan bir terimdir. Karizmatik liderler güçlerini topluma sağladıkları başarılardan alırlar.
3.Demokratik ve hukuksal Egemenlik
Bu egemenlik tarzı insanın akıl ve mantığına dayalıdır.Egemenlik hukuka dayanır ve hukuk kuralları çerçevesinde kullanılır.Egemenliği elde etme ve kullanma yolları ve sınırları anayasalar tarafından belirlenmiştir. İktidarın egemenliği kullanırken halkın iradesini kullanması esastır.

Devlet:

Felsefe tarihinde devleti ele alan yaklaşımlar iki ana başlık altında toplanabilirler.
1.Devleti Doğal Bir Varlık Sayan Yaklaşımlar: Bu yaklaşımın en önemli temsilcisi Platon’dur.Ona göre toplum insan vücuduna benzer. Nasıl vücudumuzda her organın bir görevi varsa toplumdaki her organın da belli bir görevi bulunmaktadır. Devlet ise insan vücudundaki tüm organların birbiriyle uyumluçalışmasını sağlayan beyni temsil etmektedir.Devletin belli bir başlangıcı bulunmamaktadır.Ona göre devlet insan toplumuyla birlikte hep vardı ve hep varolmaya da devam edecektir.
2.Devleti Yapay Bir Varlık Sayan Yaklaşımlar: Bu yaklaşımın felsefe tarihindeki en önemli temsilcileri Thomas Hobbes,J.J.Rousseau ve J.Locke’tur. Bunlara göre insan toplulukları başlangıçta “Doğal Durum” adı verilen bir durumda yaşıyorlardı. Doğal durumda insanları yöneten ne kurallar ne de kurumlar bulunuyordu.Daha sonra insanlar barış içinde ve belirli bir düzen içerisinde yaşama gereksinimi duyduklarında devlet düşüncesi ortaya çıktı.Yani onlara göre devlet sonradan insan ihtiyaçlarına cevap vermek üzere oluşturulmuş bir kurumdur.

İDEAL DÜZEN ARAYIŞLARI:
Felsefe tarihinde ideal bir düzenin olup olmadığı tartışmaları iki ana grupta toplanır.Bunlardan ilki ideal bir düzenin olamayacağını öne süren görüşler ve ikincisi ideal bir düzenin olabileceğini öne süren görüşlerdir.

1.)İDEAL BİR DÜZENİN OLAMAYACAĞINI SÖYLEYEN GÖRÜŞLER:
Sofistlere ve nihilistlere göre ideal bir düzen yoktur.Çünkü düzenin amacı insan mutluluğunu sağlamaktır.Tüm insanların mutluluğunu sağlamak ise olanaksızdır.Bu anlamda bugüne kadar hiçbir düzen mutlak insan mutluluğunu sağlayabilmiş ve bundan sonra da sağlayabilecek değildir ve bu yüzden de ideal bir düzenden söz edilemez.

2.)İDEAL BİR DÜZENİN OLABİLECEĞİNİ ÖNE SÜREN GÖRÜŞLER:
İkinci ana yaklaşımlar ideal bir düzenin olabileceğini söyleyen yaklaşımlardır.Bu yaklaşımlara göre ise asıl sorun ideal düzeni belirleyen ölçütlerdedir.
a.)Özgürlüğü Temel Alan Yaklaşım (Liberalizm)
Liberalizm olarak bilinen bu görüş Adam Smith,J.Locke ve St Mill tarafından savunulmuştur.Bu yaklaşım Batı dünyasının kapitalist üretim tarzının dayandığı felsefi temel olarak karşımıza çıkar.Smith’in “bırakınız yapsınlar,bırakınız geçsinler” sözüyle özetlenebilecek olan liberalizme göre ideal bir düzen mutlak anlamda birey özgürlüğünü sağlayabilen düzendir.Bir düzenin ideal sayılabilmesi için özgürlükçü olması gerekmektedir.
b.)Eşitliği Temel Alan Yaklaşım (Sosyalizm)
Bu yaklaşımın başlıca temsilcileri S.Simon, C.Fourier, Prodhon,Owen ve Karl Marx’dır.Bunlara göre ideal düzeni belirleyen ölçüt eşitlik ilkesidir.Bu yaklaşımla birlikte sosyalist ekonomik sistemin felsefi düşüncesi ortaya çıkmış olmaktadır.
c.)Adaleti Temel Alan Yaklaşım (Sosyal Hukuk Devleti)
Özgürlüğü veya eşitliği temel alan yaklaşımların dayandığı ekonomik sistemler insan ve toplum problemlerini çözmeye yetememiştir.Bu nedenle daha sonra ideal düzenibelirleyen ölçüt olarak adalet ilkesi öne sürülmüştür.Bu yaklaşıma göre özgürlüğün olmadığı yerde eşitlikten, eşitliğin olmadığı yerde ise özgürlükten söz etmek olanaksızdır.Adalet ilkesini temel alan yaklaşım sosyal hukuk devleti denilen yeni bir devlet modelinin ortaya çıkmasını sağlamıştır.

ÜTOPYALAR:
Şimdiye kadar öngörülen veya uygulanan hiçbir devlet tarzı mutlak anlamda insan mutluluğunu sağlayamamıştır. Bu yüzden insanlar yeni devlet arayışlarını sürdürmektedirler.Bu çabalar kapsamında düş gücüne dayalı hayali devlet biçimleri de üretilmiştir.Bu hayali düzen tasarımlarına olmayan yer anlamına gelen Ütopya denir.Ütopya hiçbir yerde bulunmayan hayali bir devlet yazınıdır.Tarih içerisinde ütopya yazarları iki başlık altında toplanır:

1.İstenilen Ütopyalar:
Bu tür ütopyalar her şeyin yolunda gittiği, toplumsal alanda herhangi bir sorunun bulunmadığı, kusursuz bir devlet ve düzen tasarımını ifade eder.Bunlar iyimser bir bakış açısıyla kaleme alınmış ütopyalardır.Bu tür tasarımlara şunlar örnek olarak verilebilir:
a.)Platon : Devlet
b.)Farabi :El Medinet’ül Fazıla
c.)Thomas More :Ütopia
d.)Campenella :Güneş Ülkesi
e.) F.Bacon: Yeni Atlantik


2.İstenilmeyen Ütopyalar:
Dünyanın ve toplumun geleceği konusunda iyimser bir bakış açısıyla kaleme alınmış yukarıdaki ütopyaların yanı sıra kötümser bir bakış açısıyla yazılmış ütopyalar da vardır.Bunlar gelecek için karamsardırlar.İnsanlığın geleceğinin özellikle kontrolsüz teknolojik gelişmeler yüzünden kötü olacağına ilişkin bir karamsarlık içermektedirler.Bu ütopyalara şunlar örnek olarak verilebilir:
a.)Aldous Huxley :Yeni Dünya
b.)George Orwel :1984 Ütopyası

Ünite 7-ESTETİK (SANAT FELSEFESİ)

Estetik olaylar da, tıpkı bilgi olayında olduğu gibi, bize süje ile obje arasındaki ilgiyi gösterir. Estetik olay da aynı şekilde estetik olarak algılayan süje ile bu süjenin estetik algı ile kendisine yöneldiği varlık, doğa ya da sanat eseri dediğimiz obje arasındaki ilgidir.


ESTETİĞİN KONUSU

Eski Yunanca bir sözcük olan estetik duyumlamak, algılamak anlamındadır. Estetik güzellik felsefesidir. Güzel üzerine düşünme ve ne olduğunu araştırma etkinliğidir. Estetik, 18. Yüzyılda Baumgarten (1714-1762) tarafından kurulmuştur. Her ne kadar estetik bağımsız bir felsefe disiplini olarak iki yüz yıllık bir geçmişi gösteriyorsa da, aslında estetik problemlerile uğraşma daha ilkçağa kadar geri gider. Uzun bir geçmişe sahip olan estetik problemler özel bir ad altında toplanmamıştı. İşte, Baumgarten bu problemleri ortak bir ad altında toplayarak ona estetik adını vermiştir. Estetik olaylar da, tıpkı bilgi olayında olduğu gibi, bize süje ile obje arasındaki ilgiyi gösterir. Estetik olay da aynı şekilde estetik olarak algılayan süje ile bu süjenin estetik algı ile kendisine yöneldiği varlık, doğa ya da sanat eseri dediğimiz obje arasındaki ilgidir. Estetiğin görevi, bulanık ve karmaşık olan duyusal bilginin mükemmelliğini araştırmaktır. Duyusal bilginin mükemmelliği güzellik adını alır. Buna göre, estetiğin konusu güzelliktir. Estetiğin konusu içine yalnız güzellik ve estetik değerler girmez, sanat da girer. Çünkü sanatın amacı da sanat eserlerinde güzelliği ya da estetik değerleri ortaya koymaktır.


FELSEFE AÇISINDAN SANAT


SANAT

Sanat da felsefenin bir konusu, bir disiplinidir. Sanata felsefe açısından yaklaşım sanat felsefesini oluşturmuştur. Sanat felsefesinin temel sorusu, sanatın nasıl bir etkinlik olduğudur. Sanat felsefesi sanatın, beğenilerin, sanat eserinin özünü ve anlamını konu alır. Sanat felsefesi estetiğin bir bölümüdür. Yalnız insan etkinliği sonucu ortaya çıkan sanat ürünlerini değerlendirir. Estetik ise, sanatın yanında doğadaki ‘güzeli’ de kapsamına alır. Sanat felsefesinde, sanat eserlerinin nasıl oluştuğu üzerine değişik yaklaşımlar oluşmuştur. Bu yaklaşımlarım bazıları şunlardır.


Taklit Olarak Sanat :
Bu görüşe göre, sanat eserinde gördüğümüz, sanatçının algıladığı şeyleri taklit ederek bize yansıtmasıdır. Sanatçı, doğanın güzelliğini eserinde ne kadar aslına uygun olarak yansıtabilirse, eseri o kadar güzel olarak yargılanır. Bu nedenle bu kurama yansıtma kuramı da denir. Yansıtma kuramı İlkçağın idealist filozofu Platon’a kadar geri gider. Aristoteles’de sanatı bir taklit olarak görür. şair dil, müzikçi ses, ressam da boya aracıyla nesneleri taklit
eder, onları yansıtır.

Yaratma Olarak Sanat :
Sanat eseri, sanatçının kendi yaratıcı gücü, yeteneği ve coşkusunun oluşturduğu estetik objedir. Doğa kendi başına güzel değildir. Nesneler dünyası tinsellikten yoksun, bir madde dünyasıdır. Yaratma olayı, sanatçının algıladığı maddi varlığa duygu, düşünce ve hayal gücünü katması olayıdır. Bir sanat eseri, sanatçının kendinden kattığı değerlerle anlam kazanır. Maddi varlığı böyle tinselleştirmek, maddeye biçim vermek demektir. Biçim kazanmış, tinsellik kazanmış maddi varlık artık maddi varlık olmaktan çıkar ve bir sanat eseri olur. Ölümlü olan madde, tinselleşince, biçim alıp bir sanat eseri haline gelince, ölümsüzleşir. Sanat eseri bir kere oluşan bir üründür. Bu nedenle sanat eseri özgündür, ikinci örneği yoktur.Önemli temscilcisi Crocedir.

Oyun Olarak Sanat :
Sanat ile oyun arasında daima bir benzerlik görülmüştür. Çünkü, her iki etkinliğin de ereğinin kendinde olmasıdır. Oyun oynayan bir çocuk için oyunun dışında bir başka erek , bir başka dünya yoktur, çocuk oynamak için oynar. Bu görüşe göre, sanat etkinliğini bir oyun gibi değerlendirmek gerekir. Nasıl oyunda çıkar, günlük kaygı yoksa ve olabildiğince özgürlük varsa, sanatçı da bir oyuncu gibi gerçek dışı bir dünyada eserini oluşturur. Alman Düşünür Kant, Alman şair Schiller ve psikolog Wundt bu görüşü savunmuşlardır.


SANAT ESERİ :
Sanatçı tarafından bir estetik tavır sonucu oluşan bir eserdir. Her sanat eserinin bu nedenle estetik değeri vardır. Çünkü, sanatçının kendine özgü duyguları, heyecanları, hayal gücü ve yetenekleri eserinde birleşmiştir. Sanat eserinin en önemli özelliği tek olmasıdır. Çünkü, sanatçı eserini oluştururken oluşan duyguları ve hayal gücünü bir kez daha aynen yaşayamaz. Bir ürünün sanat eseri olarak belirlenmesinde üç temel öğe etkendir. Bunlar, estetik süje (sanatçı) , estetik obje (sanatçının sanat eserine dönüştürmek istediği her şey) ve estetik yargıdır (sanat eseri hakkında ortaya konan beğeni değeri, yani güzel ya da güzel olmamayı belirten yargı.)


ESTETİĞİN TEMEL KAVRAMLARI

Güzellik Problemi

Felsefe tarihi boyunca güzellik problemi filozofların çoğunu ilgilendirmiştir. Biz hoşumuza giden bir manzara karşısında ya da dinlediğimiz bir müzik karşısında yalnız haz almakla kalmaz, aynı zamanda yaşadığımız estetik durumu bir değer yargısı ile ifade ederiz. Güzel bir manzara, güzel bir müzik gibi. O halde güzel ya da güzellik estetik olayın ayrılmaz bir parçasıdır. Buna göre güzellik nedir? Bu soru bir güzellik felsefesinin varlığına götürür ve estetik sorunlar arasında ilk sorulan soru olur. Güzelliğin bir felsefe sorunu olması Platon ile başlar. Platon'a göre güzellik bir ideadır ve idea olduğu için de zaman ve mekan dışı mutlak varlıktır. Böyle bir güzelliğe Platon "kendiliğinden güzel'' adını verir. Platon için yaşadığımız varlık alanı eksik ve kusurludur. İdea dünyasına ait olan güzellik, sanat eserinde bir görüntü kazanır. Sanat, güzellik ideasından ne kadar pay alırsa o kadar güzel olur.
Aristoteles'e göre güzellik bir ahenk, orantı ve düzendir. Bu nedenle orantıdan yoksun olan hiçbir şey güzel olamaz. Buradan anlaşılacağı gibi Aristoteles güzelliği matematik olarak açıklamıştır. Eski Yunan'da ortaya atılan, bütün güzellikleri açıklayıcı bir formül olarak düşünülen " altın oran " düşüncesi özellikle Rönesans'ta ve sonrasında tekrar ön plana çıkar. Düşünürler bir biçimi oluşturan parçaların oranının bir güzellik tılsımı olarak kendi içinde bulunduğunu düşünmüşler ve bu oranı bulmak için yüzyıllar boyu doğada ve sanatta biçim araştırması yapmışlardır. Güzelliğin metafizik anlamda ele alınması İlkçağla başlamış, daha sonra günümüze kadar yaşamını sürdürmüştür. Örneğin, Hegel'e göre, güzellik mutlak ruhun nesnelere yansımasıdır. Schopenhauer'e, göre güzellik mutlak iradenin kendisini dışlaştırmasıdır. Çağdaş felsefede de , örneğin N. Hartman'a göre tinin maddede kendini göstermesidir.Estetiğin kurucusu Baumgarten'e göre güzellik duyumsal bilginin mükemmelliğidir. Benedetto Croce'a göre ise güzellik, mutluluk veren bir biçimleniştir. Görüldüğü gibi filozoflar güzel hakkında farklı yorumlar yapmışlardır. Ancak, hepsinin ortak noktası, güzelin insanı olumlu etkileyen bir değer olarak görülmesidir.


Doğada Güzel - Sanatta Güzel

Güzellik problemi hem doğada hem de sanatta güzelliği kapsar. Doğadaki pek çok varlık ve varlıksal düzenlilik güzelliği yansıtmaktadır. Sanatta güzellik ise doğadakinden farklı özellik taşır. Düşünürlerin doğa güzelliği ile sanat güzelliği üzerine görüşleri farklılık göstermektedir. Kimileri doğada güzelliğin olamayacağını, kimileri sanattaki güzelliğin doğadaki güzellikten üstün olduğunu, kimileri doğada güzelliğin var olduğunu, ancak, bunun sanatın gelişmesi ile fark edilebildiğini belirtmişlerdir. şimdi şu sorular sorulabilir: Doğada karşılaştığımız güzellik ile sanat eserlerindeki güzellikler birbirleriyle örtüşen güzellikler midir? Acaba doğada güzel olarak nitelediğimiz bir varlık, bir sanat eseri haline gelince, doğada güzel olduğu için yine güzelliğini sürdürür mü? Yine doğada çirkin diye nitelediğimiz bir varlık, sanat eseri haline gelince, bu yine çirkin olmakta devam eder mi? Doğada bulduğumuz güzellik ile sanatta bulduğumuz güzellik arasında bir örtüşme yoktur. Eğer olsaydı, doğada güzel bulduğumuz bir şeyin sanatta da zorunlu olarak güzel olması, yine doğada çirkin bulduğumuz bir şeyin de sanatta aynı şekilde çirkin olması gerekirdi. Ama, durum hiç de öyle değil, doğada çirkin olan sanatta güzel olabildiği gibi, doğada güzel olan sanata çirkin olabiliyor. Çünkü, her iki güzellik birbirinden farklıdır. Doğa güzelliğinde nesnelerin canlılığı, hareketi bir etken olduğu halde, sanat güzelliği nesnelerin form özelliğine dayanır Bunun için sanat güzelliği doğa güzelliğinin bir yansıması değildir. Çoğunda insan, sanat güzelliği ile eğitildikten sonra doğadaki güzelliği fark edebilir. Güzellik, bunu fark edende bir duyusal etkilenme oluşturabiliyorsa, doğada da sanatta da güzellik söz konusudur. Ancak, hem doğa hem sanat güzelliğini fark edebilmek için estetik bir duyum, bir tavır gereklidir. Delacroix (Delakrua) bunu şöyle belirtmiştir: " Biz romantik olduktan sonradır ki, dağlar güzelleşti."


ESTETİĞİN TEMEL SORULARINA YAKLAŞIMLAR

Estetik Yargıların Yapısı :
Bir sanat eseri hakkında verilen beğeniye ait yargılar estetik yargılardır. Estetik yargılar güzel ve çirkin kavramlarına dayanır. Bu nedenle estetik yargılara değer yargıları denir. Bu yargılar bilgi ve ahlâk yargılarından farklıdır.

Estetik yargıların özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:
*Bilgisellik ve objektiflik yoktur. Yani doğrulanıp yanlışlanamaz.
*Sübjektif yargılardır. Zihin bütün insanlarda ortaktır. Beğeni ise kişilere göre değişir. Bu nedenle " beğeniler üzerine tartışılamaz " denir. Bunun sonucu olarak da, estetik yargılar öznel olmaları nedeniyle genel - geçer olamazlar.
*Kültürden kültüre değişebilen yargılardır. Ancak, estetik eğitimin yaygınlaşması ve insanlar arasındaki kültür farklılıklarının azalması, kişiler arasındaki estetik yargıların farklılığını en aza indirebilir.


Ortak Estetik Yargıların Olup Olmadığı :
Düşünürler tarafından estetik yargılar üzerine iki farklı görüş geliştirilmiştir. Bu görüşlerden biri ortak estetik yargıların olamayacağını, diğeri ise olabileceğini savunan görüşlerdir.

Ortak Estetik Yargıların Varlığını Reddedenler :
İnsanların estetik yargıları arasında bir uzlaşma olabilir mi? Birinin güzel dediğine bir başkasının da güzel demesini bekleyebilir miyiz? Bu konuda kimi düşünürler bunun mümkün olmadığını ileri sürer. Bunlardan biri B. Croce'dir. Croce'ye (Kroçe) göre, sanat eserleri üstüne verilen yargılar, ortak yargılar niteliğinde değildir. Çünkü, sanat eserleri sanatçının ruhunda bir an için meydana gelen bir ifadenin (güzelliğin) maddi görünüşleridir. Sanat adına ortaya konan her ifade tarzı bireysel bir nitelik taşır. Bu nedenle herkesin bu ifade biçimi karşısındaki değerlendirmesi farklı olabilir. Öyleyse ortak estetik yargı olamaz.
Ortak Estetik Yargıların Varlığını Kabul Edenler :
Estetik yargıların genel - geçerliğini temellendiren Kant olmuştur. Kant'a göre sanat eserinin en önemli özelliği insanlarda ortak bir duygu oluşturmasıdır. Sanat eserinde ortaya konan güzellik, her türlü çıkardan uzak haz duymayı sağlar. Bir şeyden haz duyan kişi, başkalarının da aynı duyguya varmasını ister. Ortak duygu, zorunlu bir estetik duygudur. Bu duygu ortak estetik yargıyı gerekli kılar. Kant sorunu metafizik bir ortak estetik duygu prensibine dayanarak çözmek istemiştir. Günümüzde felsefe ve psikolojide yapılan araştırmaların ortaya koyduğu sonuç şudur: Estetik yargılarda, beğeni yargılarında görülen sapmalar tümden ortadan kaldırılamaz. Ancak, toplumlar arasındaki kültür farklılıklarının ve kişiler arasındaki eğitim farklılıklarının azaltılmasıyla oldukça aza indirilebilir.

Ünite 8 - DİN FELSEFESİ

A.DİN FELSEFESİNİN KONUSU

Din felsefesi, dini konu edinen, dinin temellerini ve öğelerini ele alan, sorgulayan felsefe dalıdır. Başka bir deyişle din felsefesi, dinin felsefe açısından ele alınması, din hakkında düşünme ve açıklamadır. Din felsefesi dine ahlak ve sanat felsefelerinde olduğu gibi rasyonel, objektif ve eleştirel olarak yaklaşır.
Dine Felsefi Açıdan Yaklaşım:
Dine felsefi yaklaşım her şeyden önce din gerçeğini kabul eden ve anlamladırmaya çalışan bir yaklaşımdır. Dini dinin temel kavramlarını ve inançlarını değerlendirmek, din gerçeğine eleştirel bir gözle yaklaşmakla olur. Bunu da felsefe yapabilir.
Din felsefesi, dini tanımlamaya, açıklamaya ve anlamlandırmaya, dinsel kavramları ve davranış biçimlerini felsefi temeli üzerinde savunmaya ya da eleştirmeye, dinlerin kullandığı dili çözümlemeye yönelik felsefe araştırmalarından meydana gelir.

Teoloji İle Din Felsefesinin Farkı:
Teoloji (ilahiyat) de tıpkı din felsefesi gibi dini ve Tanrıyı konu alır. Teoloji, doğrudan doğruya inanca dayanır; inancın sınırları dışına çıkmaz. Teoloji açıklamalarında Tanrının gönderdiği kutsal kitaplara, peygamberlerin bildirdiklerine ve din alimlerinin yorumlarına dayanır.
* Teoloji dogmatik ve otoriteye dayalıdır, din felsefesi özgür düşünme, nesnel olma ve sorgulamayı temel alır.
* Teolojinin amacı inananların inançlarını güçlendirmektir, din felsefesi ise dinin ilkelerini sorgular kişilerin dindar olmalarına çalışmadığı gibi inançları sarsmaya da kalkışmaz.
* Teoloji belli bir dini ele alırken, din felsefesi genel olarak din ya da dinleri ele alır.

Dinin Felsefi Temellendirilmesi:
* Felsefe dini temellendirirken dine rasyonel açıdan bakmak zorundadır. Akla dayanmalıdır. Tutarlı olmalı çelişkilere düşmemelidir.
* Felsefe dini temellendirme çabasında nesnel olmak ve eleştirel bir tavır takınmak durumundadır.
* Felsefe dini temellendirirken, konuya olabildiğince geniş kapsamlı ve kuşatıcı bakışla yaklaşmalıdır.
* Din felsefesi nesnel olmak zorundadır. Nesnel olmak, dogru olana varmak amacıyla taraf tutmadan inceleme yapmak, yargıda bulunmak demektir.

B.DİN FELSEFESİNİN TEMEL KAVRAMLARI

Tanrı: Evrende var olan herşeyin yaratıcısı olduğuna ve tekliğine inanılan yüce varlık.
Mucize: Mucize, insan aklının ölçülerini aşan, doğa yasalarının dışına çıkın, düşünce ilkelerinde değil de, dini inanca dayanan bir oluştur.
Vahiy: Peygamberlere gelen ilahi ilham anlamına gelir. İlahi bir nitelik taşıyan ana düşünce, vahiy yoluyla peygamberlere bildirilir.
Peygamber: Peygamber, her dinde Tanrı’nın buyruğnu insanlara bildiren elçidir.
İman: Dinin ortaya koyduğu doğrulara inanmaya denir.
İbadet: Tanrının buyruklarını yerine getirmeye ibadet adı verilir.
Yüce: İncanca ölçüleri aşan, sınırlanamayan, önünde eğinilen üstün varlık anlamına gelir.
Kutsal: Din açısından saygıya değer olan, Tanrı ya da peygamberler tarafından kutsanmış olandır.

C.DİN FELSEFESİNİN TEMEL PROBLEMLERİ

1. Dinin Tanımları: dinler kaynaklarında bulunan Tanrıya göre tanımlarınlar, tek Tanrılı (monoteist) ve çok Tanrılı (politeist) söz edilmektedir.
2. Tanrının Varlığı Problemi: Din, Tanrının var olduğu inancına dayanır. Ban göre dinin temellendirilebilmesi için , Tanrının varlığının kanıtlanması gerekir. Din felsefesinin de temelinde Tanrının var oluşuyla ilgili kanıtlamalar bulunmaktadır. Tanrı var mıdır? Tanrının varlığını gösteren kanıtlar nelerdir?
3. Tanrının Temel Niteliklerinin Tanımlanması Problemi: Bu konuda Tanrının evrene aşkın ya da içkin olduğu şeklinde farklı yaklaşımlar görülür. Tanrı, bir olan, yaratılmamış olan, ezeli ve ebedi, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen varlık olarak tanımlanır.
4. Vahyin İmkanı Problemi: İnsan ile Tanrı, iki ayrı kategoride varlıktırlar. İnsanın sonlu, ölümlü, bir yanıyla da maddi varlık olduğu yerde, Tanrı sonsuz, ölümsüz ve tümüyle manevi bilinen bir varlıktır. Bundan dolayı vahiy açıklamasına ihtiyaç duyulmaktadır.
5. Tanrıyla Evren Arasındaki İlişkinin Ne Olduğu Problemi: Tanrı doğaya aşkın bir varlıkmıdır yani doğaüstü bir varlık mıdır yoksa panteistlerin (tümTanrıcılar) söylediği gibi Tanrı evrenin içinde midir?
6. Evrenin Yaratılışı Problemi:Evren Yaratılmış Mıdır? Yoksa evren öncesiz ve sonrasız mıdır? Bazı görüşler Tanrı tarafından yaratıldığını söylerken bazıları ise yaratılmadığını ezeli ve ebedi olarak var olduğunu söylerler.
7. Ruhun Ölümsüzlüğü Problemi: insan ruhu acaba beden yok olup gittiği zaman ortadan kalkar mı yoksa başka bir yerde var olmaya devam eder mi? Bu konuda da diğerleri gibi iki görüş ortaya çıkmıştır.

D.TANRI’NIN VARLIĞINA İLİŞKİN BAZI YAKLAŞIMLAR

Tanrının varlığı konusunda üç temel yaklaşım bulunmaktadır.
1. Tanrının Varlığını Kabul Edenler: Tanrının varlığını kabul eden yaklaşımlar üç tanedir. Teizm, Deizm, Panteizm.

a) Teizm: Tanrıya inanma anlamına gelir, Tanrıya inanmama anlamına gelen Ataizm’e karşıdır. Teizm, Tanrının varlığını ve onun evrenin yaratıcısı, koruyucusu ve egemeni olduğunu kabul eden dini felsefedir. Teizme göre Tanrı öncesiz ve sonrasızdır. Dünyayla sürekli ilişki içindedir. Evrende olup biten her şey onun iradesinin ürünüdür. Tanrının varlığını akıl yoluyla kanıtlamak için kanıtlar ileri sürülmektedir bunlar;
* Ontoloji Kanıt: Kanıtın ontolojik olması Tanrının varlığından hareket edilmesinden kaynaklanmaktadır. İlk kez öne süren St. Anselmus’tur. Tanrı tasarlanabilen en yetkin (mükemmel) varlık olarak tanımlanır. Tanrı kendisinden daha büyük ve yetkin olan bir varlığın tasarlanamayacağı varlıktır. Yetkin bir varlık, var olmadığı takdirde yetkin olamaz. İşte bu anlaşıta, Tanrının var oluşu Tanrı tanımından zorunlu olarak çıkacaktır. Descartes de bu kanıtı kullanmıştır.
* Kozmolojik Kanıt: İlk neden kanıtı olarak da bilinen bu kanıt, aynı zamanda nedensellik ilkesine dayanır. Hiçbir şey nedensiz olamaz, var olan her şeye mutlak olarak, kendisinden önce gelen bir şey neden olmuştur. Kozmos (evren) de bu şekilde dir. Evrenin var olduğunu bildiğimize gir onu bu günkü durumuna bir dizi neden ve sonucun getirmiştir. Neden sonuç ilişkisindeki sonuç ilk nedenin Tanrı olduğudur.
* Düzen ve Amaç Kanıtı: Bu kanıt çevremizde doğal dünyaya baktığmızda, her şeyin kendi işlevini yerine getirecek şekilde, en ince ayrıntısına kadar düzenlenmiş ve ayarlanmış olduğunu göreceğimizi belirtir. İşte bu durum bir yaratıcının var oluşunu kanıtlar. Gözün yapısındaki düzen ve amaç bu kanıtı örneklendirir. Düzen ve amaç kendi kendine ortaya çıkmaz, belli amaca hizmet eder, irade sahibi Tanrı tarafından gerçekleştirilir.
* Ahlak Kanıtı: Tanrı olmasaydı her şey mübah ( sevap ya da günah olmayan) olurdu. İyi ve kötünün bir anlam ifade edebilmesi için karşılıklarının görülebilmesine bağlıdır. İyi ve kötünün karşılığının teminatı ise Tanrı’dır.
* Dini Tecrübe Kanıtı: Bir çok insan Tanrının varlığının kanıtı olarak iç duygularını ve sezgilerine başvurmaktadır. Tasavvufta da Mevlana, Yunus Emre gibi düşünürler bu gruba girerler. Tanrıyı ispat etmeye gerek yoktur. O zaten sezgiyle kavranabilir.

b) Deizm: Deizm, Tanrının varlığına inanmakla birlikte Tanrının evrenden aşkın (transandantal) olduğunu, evrenin dışında olduğunu, bir kez yaratıp sonradan evrene müdahale etmediğini savunur. Deizm iki temel ilkeye dayanır.
* Varlığı akılla bilinen Tanrı anlayışı
* Evrenin yaratıldıktan sonra kendi yasalarına göre işleyişi
Deizm dine akılcı açıdan yaklaşmıştır. Mucizelere karşıdır. Batıl inançlara ve dogmalara itiraz eder. Locke, Rousseau ve Voltaire bu görüşün savunucularıdır.

c) Panteizm: Panteizim, Tanrı ile evreni bir kılan, her şeyi Tanrı olarak gören felsefi öğretidir. Tanrı evrenden ayrı değildir, tam tersine evren ile bir ve aynıdır. Tanrının doğanın dışında olması mümkün değildir. Tanrı evren ile özdeştir. En önemli temsilcisi Spinozadır. İlk panteist filozof ise Xenofanes’tir.

2. Tanrının Varlığını Reddedenler:
Tanrının varlığını reddeden görüşlere ateizm, kişilere de ateist adı verilir. Ateizm “Tanrıtanımazlık” olarak dilimize çevrilmiştir. Genel anlamda dini inançsızlığı ve tüm dinlere karşı olmayı ifade eder. Din felsefesinde ateizm evreni yine evrene dayanarak açıkladığından Tanrı ya da doğal güç diye birşeyi mümkün kabul etmez. Ateizmin felsefi temeli Materyalizmdir. Tanrının var olmadığını savunan kanıtlar bulmaya çalışır. Bunlar:
* Kötülük Kanıtı: İçinde yaşadığımız dünyada kötü olarak nitelediğimiz oluşumlar vardır. Savaşlar, hastalıklar, depremler, açlık vb... Ateist bu noktada kötülüğün karşısında nasıl olup da mutlak iyi olan bir Tanrıdan bahsedileceğini sorar. Olsaydı bu kötülüklere karşı çıkardı der. Ateizmin karşısındaki filozoflar bu kanıta “Bu dünyada kötülüğün var oluşu, daha yüksek ahlaki iyiliklere yol açtığı için haklı kılınabilir. Buna göre eğer yoksulluk olmasa, yoksullara yardım etme gibi ahlaki bakımdan iyi olan eylemler temelsiz kalırlar. Savaşlar, işkence ve toplu kıyımlar vardır ama, kahramanlar, azizler ancak bunlar sayesinde ortaya çıkar.
* Ahlaki gerekçeler Kanıtı: Bu çerçevede içinde değerlendirmemiz gereken iki düşünür vardır. Nietzsche ve Sartre. İki düşünür de felsefelerinde ahlakı ön plana çıkarmışlardır. Ahlak söz konusu olduğun da ise, insanın Tanrı tarafından önceden belirlenmiş bir özü bulunmadığını, insanın özünü kendisinin yarattığını savunmuşlardır.
Sartre’a göre evrende kendi kendini yaratan tek varlık insandır. Her nesnenin bir özü, bir varlığı bir de varoluşu vardır. Ona göre yalnız insanda varoluş özden önce gelir. İnsan önce vardır, sonra şöyle ya da böyle olur. Çünkü özünü kendisi yaratır. (Varoluşculuk – Egzistansiyalizm)
Nietzsche’ye göre insan gücünün bir değeri olacaksa, insan için bir özgürlük ve ahlaktan söz edilebilecekse, soncuzca güce sahip olan bir varlığın var olması gerekir. İnsanın kendisini özgürce yaratabilmesi için Tanrıdan vazgeçmek gerektiğini söyler.

3. Tanrının Varlığının Bilinemeyeceğini Ya da Yokluğunun Bilinemeyeceğini Öne Süren
Tanrıya ilişkin bilgiye sahip olunamayacağını, dolayısıyla Tanrı’nın var olduğunun da var olmadığının da kanıtlanamayacağını savunan öğretiye felsefe de agnostisizm (bilinemezlik) adı verilir. Tanrının var olduğunun ya da olmadığının ilke olarak bilinemeyeceğini öne süren bir görüştür. Bu görüşü ilk olarak Sofist Protogoras vermiştir.

Lise 3. sınıf Felsefe Dersi Konu Anlatımı ve Ders Notları Ünite

5/10/2008 · Kategori: Felsefe Dersi Odev _ Mitoloji

Lise 3. Sınıf Felsefe Ders Notları
( Ünitelere Göre)



Ünite 1-FELSEFEYE GİRİŞ:

-Felsefenin Gereği
Felsefe öğrenmenin bilimler gibi insan yaşamına doğrudan katkısı olmayabilir ancak dolaylı olarak insan yaşamını etkiler.
Bilgi pratik yaşamda kullanıldığı oranda önem kazanır.
Felsefi bilgi:
1-insanın dünyaya bakış açısını değiştirir olaylara eleştirici ve sorgulayıcı yaklaşmamızı sağlar.
2-Hoşgörü kazandırır ve insanı olgunlaştırır.
3-İnsanın anlama ve gerçeği görme ihtiyacını karşılar.İnsanın çevresinde olup bitenleri körü körüne kabullenmeyip her şeye eleştirel ve sorgulayıcı yaklaşmasını ve böylece kendi akıl ve düşünce gücüyle olayları anlamasını sağlar.
4-Kişiye kendi görüşlerinden başka görüşlerin de olabileceğini, başkalarının da doğru düşünebileceğini gösterir başkalarının görüşlerine saygı duymayı onlara karşı hoşgörülü olmayı kazandırır.Düşünceyi ifade etme özgürlüğünün önemini kavratır.
5-Evreni ve insanı düşünce temelinde sorgularken,bilimlere ışık tutar bilimlerin gelişmesine yol gösterir.Bilimlerin gelişmesinin dinamiğini oluşturur.
6-Bilgi toplumu haline gelmemizde, bilginin üretilmesinde katkıda bulunur.
7-Toplumsal yaşam içerisinde başka insanlarla iletişim kurma, onları anlama ve sorunlarını paylaşmada yardımcı olur
Kısaca Felsefe; evrende düşünen, anlamaya çalışan, sorgulayan, eleştiren, yorumlayan bir varlık olmamızın ayrıcalıklı onurunu hissettirir.

-Geçmişten Geleceğe Felsefenin Fonksiyonu
Felsefe eski yunanda doğa filozoflarıyla başlamıştır.
Thales,Anaximandros,Anaximenes,Herakleitos,Parmeni des Pisagor Demokritos gibi ilk filozoflar varlığı merak etmişler evrenin nasıl ve nerden oluştuğu sorularına cevap aramışlardır.Hepsinin evrenin ilk öğesi (arkhesi)nedir diye sorduklarını görürüz.
Evrenin ilk maddesi;
Thales’e göre; su
Anaximenese göre Hava
Herakleitosa göre Ateş
Demokritosa göre Atomdur.
Daha sonra varlık ve arkhe sorunun çözümsüzlüğünü gören ilk çağ filozofları sofistlerle birlikte insana yönelmişler,insan ve sorunları üzerine tartışmışlar açıklamalar getirmişlerdir.Sokrates,Platon ve Aristoteles kendilerinden önceki görüşleri toparlayarak daha bütüncül felsefi sistemler kurmuşlardır.
Antik yunanın hemen ardından Hellenistik felsefe dönemi başlamıştır İskender’in doğu seferinde doğu ve batı felsefesinin tanışması sağlanmıştır. Bu nedenle Hellenistik felsefe doğu felsefesinin kısmi etkilerini taşır.Hellenistik Felsefe döneminde yaşamın amacını, insanın mutlu olmasının yollarını araştıran Epikürosçuluk ,Stoacılık, Septisizm gibi akımlar doğmuştur.
Roma İmparatorluğunun kurulmasıyla doğu ve batı felsefelerinin senteze doğru gittiğini görürüz.Roma felsefesinde; doğu mistisizmiyle platon idealizmini uzlaştıran Plotinos yeni platonculuk akımını kurmuştur.
Ortaçağa gelindiğinde batıda Hristiyanlığın yaygınlaşmasıyla felsefe ve akıl,dinin hizmetine girmiş Platonla hristiyanlığın uzlaştırıldığı skolastik felsefe, döneme damgasını vurmuş;din merkezli teokratik ve dogmatik nitelikli skolastik felsefe, batıda bilimde felsefede duraklamaya hatta gerilemeye yol açmıştır.
Ortaçağda;Ticaret amacıyla batıya seferler yapan müslümanların, İlkçağ Yunan dönemine ait eserlerle tanışmaları, İslamiyetin ilime,akla ve öğrenmeye verdiği önem neticesinde onları alıp getirmeleri; Ayrıca orada kilisenin baskısından kaçanların ticaret kervanlarıyla doğuya gelmeleri sonucu oluşan kültürel alışveriş neticesinde, İslam dünyası bilim ve felsefede altın dönemini yaşamıştır.İslam dünyası Felsefede, Farabi ve ibn-i Rüşd;Bilimde, İbn-i Sina, Harezmi, Biruni gibi ünlü düşünürlerini yetiştirmiştir. Batı; islam dünyasındaki felsefi ve bilimsel gelişmelerin etkisiyle kendi geçmişini hatırlayınca Rönesans ve Reform hareketlerini yaşamış ve uzun mücadeleler sonucu yeniden felsefe ve bilime yönelmiştir. Bu dönemde Kopernik, Kepler, Galilei, Newton’un buluşları kilisenin otoritesini sarsmış, bilim yeniden güncelleşmiştir.
20 Y.Y. a gelindiğinde felsefenin salt soyut bir uğraş olmaktan çıkması gerektiği görüşü önem kazanmış ve insanı toplum ve çevresi ile bağlantılı bir varlık olarak ele alan diyalektik materyalizm,pozitivizm,pragmatizm,fenomenoloji ve egzistansiyalizm gibi akımlar doğmuştur.Özellikle pozitivizmin bilimi felsefenin temeline koyan yaklaşımının etkisiyle bilim felsefesi güncelleşmiş modern mantık çalışmaları dil çözümlemeleri yeni pozitivizmle birlikte felsefede yeni bir uğraşı alanı olmuştur.

METAFİZİK NEDİR
Doğa üstü konuları ele alan bunları akıl yoluyla açıklamaya çalışan evren ve insanla ilgili çürütülmesi ve ispatlanması mümkün olmayan yorumlar getiren felsefe alanı metafiziktir.
Metafizik kavramı Aristo’nun yazılarını düzenleyen öğrencilerince kullanılmış, Aristo’nun fizikle ilgili yazılarından sonra yazılanların Metetafizika (fizikten sonra gelen) olarak adlandırılmasıyla doğmuştur.
Metafiziğin konusu Aristo tarafından varlığın ilk nedenlerinin araştırılması olarak belirlenmiştir.Metafizik tarihsel gelişim sürecinde varlığa, bilgiye, insana;tanrı ve ruh gibi doğa üstü kavramlarla yaklaşmış duyu organlarının kavradığı nesnel gerçekliği dışlamıştır.
Metafiziğin Tartıştığı Başlıca Sorunlar:
1-Varlıkla ilgili (ontolojik) sorunlar;
“Gerçekte var olan nedir?”sorusu metafiziğin yüzyıllardır tartıştığı temel sorunlardan biridir.Bu soruya verilen cevaplar iki akımın doğmasına sebep olmuştur.
a-Materyalizm:Gerçekte var olan maddedir.Düşünce ve ruh maddenin ürünüdür.
b-İdealizm:Gerçekte var olan düşünce ve ruhtur.Madde düşünce ve ruhun ürünüdür.
2-Evrenle ilgili (kozmolojik)sorunlar:Metafizik evrenin nasıl oluştuğunu tartışır.Evrenin oluşumu ile ilgili sorunların tartışılmasından üç ana akım doğmuştur.
a-Teleoloji(Erekbilim):Evren bir ereğe (amaca)göre oluşmuştur.Genelde Tanrının evreni bilinçli ve planlı bir biçimde yarattığını savunan görüştür.
b-Mekanizm:Evrende her şey nedensellik ilkesine göre oluşmuştur.
c-Teoloji:evrende olup biten her şeyi tanrıya bağlayan görüştür.
3-Ruhun varlığı ile ilgili sorunlar: Metafizik “Ruh var mıdır?” ,”Varsa Niteliği nedir?,Ruh bedenle nasıl ilişkiye geçer?”,”Ruhun ölümsüzlüğü nasıl açıklanır?”gibi sorulara cevap arar.

Ünite 3-BİLİM FELSEFESİ

Bilimlerde görülen büyük gelişmeler, dikkatleri bilime yöneltmiştir.Bilim felsefesi bilimsel kesinlik ve bilimsel sistem düzeyine erişen bir bilgiyi inceler. Bilim felsefesinin inceleme alanına,bilimin yanında bilimin özel yöntemleri,düşünce biçimleri bilimlerin hangi ana gruplara girebileceği gibi problemler girer.


Bilimin Tarih içindeki gelişimi
İlk çağda bilim felsefe ile iç içe iken, matematiğin felsefeden ayrılmasıyla bilimlerin felsefeden ayrılışı başlamıştır. Avrupa ortaçağda bir durgunluk dönemi geçirdiğinden 5. ve10. Y:Y arasında felsefe ve bilim alanında önemli bir gelişme olmamıştır.Bu dönemde islam ülkelerinde felsefe yanında bilim ve teknikte gelişmiştir. Ortaçağda duraklayan, bilimlerin felsefeden ayrılma hareketi Rönesans ve sonrasında hızlanmıştır. Bilim adamları ve filozoflar yeni görüşler geliştirerek;bilim felsefesinin ortaya çıkmasını hızlandırdı.

Bilimin Felsefenin Konusu Oluşu
19. ve 20. Y:Y.da bilimin olağanüstü başarı sağlaması, ona olan ilgiyi büyük ölçüde arttırmıştır.Bu ilgi düşünen kişileri;neyin bilim olduğu neyin olmadığını; ayırmaya , birtakım ölçütler aramaya ve bilimi sorgulamaya yöneltmiştir. Bu da bilimin felsefenin konusu içine alınmasına yol açmıştır. Sorun, felsefeyi bilimleştirmekten çok bilime aykırı düşmeyen ve bilimlerle verimli etkileşim içinde bulunan bir felsefe türünü oluşturmaktır.

BİLİME FARKLI YAKLAŞIMLAR
1-Ürün Olarak Bilim:
Temsilcileri Reichenbach ve Carnap'tır..
Bu yaklaşım; bilimi anlamak için,bilim diye ortaya konmuş eserleri(ürünleri) ele alır ve onları tarihsel gelişmeleri içinde anlamaya çalışır.Bunun yolunu da bilim eserlerini mantık açısından çözümlemekte görür.Böyle bir çözümleme bilimlerin dillerini incelemek ve yöntemlerini belirtmektir..
Bilimle ilgili eserler,günlük dille yazılmış metinlerle oluştuklarından,çözümleme işlemini kolaylaştıracak bir tekniğe ihtiyaç vardır.Bu da söz konusu metinleri sembolik mantık diline çevirmekle sağlanır. Yani "Doğru" ve "Yanlış" değerleri ile çözümlenir. Böylece incelenen metnin genel-geçerli olup olmadığı ortaya çıkarılabilir..
Bu yapılırken metindeki önermelerin doğrulanabilirliği veya yanlışlanabilir olmasına bakmak yeterlidir. Çünkü doğrulanabilir önerme,”anlamlı” önermedir. Anlamlı önermeler ise bilgi veren,bilimsel önermelerdir. Carnap’a göre doğrulanamayan önermeler metafizik önermelerdir..
Carnap’a göre;iki türlü doğrulama yapılabilir;.

1-Doğrudan doğrulama:
Herhangi bir nesnenin belirtilen yerde bulunuşunun gözlenmesi söz konusudur. Örn:”Şu anda bu yazıyı okuyorum” önermesi doğrudan doğrulanabilen bir önermedir..
2-Dolaylı Doğrulama:
Doğrulanabilir önermeler, doğrulanmış başka bazı önermelerle birleştirilerek doğrulanmaları sağlanır.Örn:”Anahtar demirden yapılmıştır” önermesini doğrulayalım; Fizik kanununa göre “demirden yapılmış; nesne mıknatısla çekilir”. “mıknatıs çubuk şeklindedir”(doğrulanmış bir önermedir) Anahtar çubuk nesneye yakın konmuş (doğrudan doğrulanmıştır) Sonuç olarak anahtar şimdi çubuk nesne tarafından çekilecektir. Bu durumda anahtarın demirden yapıldığı dolaylı olarak doğrulanmıştır.

2-Etkinlik Olarak Bilim:
Temsilcileri Kuhn ve Toulmin’dir Bu yaklaşıma göre bir kültür ortamında oluştuğundan bilimi, anlamak için bilim adamları topluluğunun yaşayış biçimlerine,inançlarına,kültürlerine bakmak gerekir. T.Kuhn bilimi anlamaya yönelik çalışmasında çıkış noktası olarak “Paradigma” kavramını kullanır.
Paradigma: Belli bir bilimsel yaklaşımın,doğayı ya da toplumu sorgulamak ve onlarda bir ilişkiler bütünü bulmak için kullandığı açık ya da üstü kapalı tüm inançlar, kurallar,değerler,kavramsal ve deneysel araçlardır. Bilim adamları topluluğunca paylaşılan ortak paradigmada bilime ait temel sorular ve onlara verilebilecek cevapların genel çerçevesi çizilmiştir.Paradigma aynı zamanda bilim adamları için dünyaya bakılan bir standartlar ve ölçüler yumağı olduğu gibi,gerçekliğin belirli kurallara göre algılanmasını kavranmasını ve genelleştirilmesini sağlayan bir şablondur.
Paradigmalar arası tartışmalar sonucunda iki paradigmadan birinin galip çıkması,paradigmanın değiştirilmesini ve algı dönüşümünün gerçekleşmesini sağlar.

Klasik Görüş Açısından Bilim
Klasik görüşe göre;
1-Bilim yeryüzündeki nesneleri araştırma etkinliğidir.
2-Bütün bilimler temelde birleştiklerinden birbirleriyle bağlantılıdır.
3-Bilim (yanlış bilgilerin ayıklandığı) birikimsel bir süreç izler.
4-Bilimin yardımıyla daha önce bilinenler kesinleştirilir,bilinmeyenler bilinir duruma getirilir.
Klasik görüşün en iyi temsil edildiği felsefe akımı Pozitivizm ve daha sonra Mantıkçı Pozitivizm’dir

Klasik Görüşe Göre Bilimi Niteleyen Özellikler
1-Bilim olgusaldır
2-Bilim mantıksaldır
3-Bilim genelleyicidir
4-Bilim nesnel(objektiftir)
5- Eleştiricidir.

Bilimsel Yöntemin Özellikleri
Bilimsel yöntem olguları betimleme –açıklama amacıyla izlenen sistemli bilgi edinme yoludur.
Betimleme ilk aşamayı oluşturur.Betimleme; gözlem ve deneyden oluşur.
Açıklamayla ilk aşamada betimlenmiş olan olgular ve birbirleriyle ilişkilerini yansıtan empirik genellemeler bazı teorik kavramlara başvurularak anlaşılır hale getirilir.O zaman varsayımlara başvurulur.Doğrulanmış varsayımlar teorileri oluşturur.Teorilerin genelleştirilmesiyle ortaya çıkan kesin,genel-geçer doğrular da kanunları oluşturur.

Bilimsel AÇIKLAMA-ÖNDEYİnin Özellikleri
Öndeyi olgular arası ilişkilerden ve ya bu ilişkileri ifade eden genellemelerden yararlanılarak henüz olmamış bir olguyu önceden kestirmedir.Örn:Newton fiziğindeki bazı yasalardan yararlanılarak gelecekteki ay ve güneş tutulmalarını önceden bilmek gibi.Bir teori ve ya hipotezden çıkarılan her mantıksal sonuç bir öndeyidir.Bir olguyu izah etme oluş nedenini ortaya koyma işi bir açıklamadır.Her açıklamada önceden bir öndeyinin olmasına karşılık;öndeyi niteliğindeki her çıkarımın bir açıklama sağlayacağı iddia edilemez.
Varsayım-Kuram İlişkisi:
1-Varsayımlar kuramlara dönüşebileceği gibi;gelişmiş kuramlar da genellikle varsayımsal öğeler içerir.
2-Varsayım bir tek önermeyle ifade edildiği halde ;kuram bir bütünlük içinde düzenlenmiş önermeler sistemiyle dile getirilir.
3-Varsayım belli ve sınırlı bir açıklamadır;oysa kuram kapsamlıve köklü açıklamalar getirir.
Bilgi edinme süreci aşamasında ortaya atılan geçerliliği ve güvenilirliği bilimsel yöntemlerle saptanmış olan iç tutarlılığı bulunan bilgiler ve açıklamalar bütününe BİLİMSEL KURAM denir.

Klasik Görüşe Yapılan eleştiriler
1-Bilime gereğinden çok değer verilmiştir
2-Klasik görüşün; bilinmeyen şeylerin nedenini bilimin gelişmemiş olmasına bağlamaları doğru değildir.Çünkü evren sonsuz ve sınırsızdır ve bilmeye konu olacak olanların tümünü bilim açıklayamaz.
3-Tüm bilimlerin bir tek bilime indirgenmesi mümkün değildir.
4-Klasik görüşün sandığı gibi bilim; birikimsel bir süreç izlemez.Çünkü bilim eğer birikimsel bir süreç izlemiş olsaydı bilimdeki ani değişiklikler olmaz gelişmeler birbirini tamamlardı..
5-Bilimi oluşturan bilim adamları topluluğunun varlığı görmezlikten gelinmemelidir.
BİLİMİN DEĞERİ
Tarih boyunca; bilimi bilgiye giden önemli ve tek yol olarak görenler olduğu gibi bilimden korkan ve kuşku duyanlar da olmuştur..
Oysa bilim ne en yüce varlığın en yüksek düzeydeki etkinliği ; ne de zavallı insanın zarar verici bir etkinliğidir..
Bilim insanın diğer etkinliklerinden biri olarak çok yönlü bir varlık alanına sahiptir..
İnsan ilgi ve isteği doğrultusunda bilimsel bilgiden başka gündelik bilgi,dini bilgi,sanat bilgisi, v.b ile de uğraşmaktadır..
Diğer bilgi türleriyle birlikte bilimsel bilginin ve onun ürünü olan teknolojinin insan hayatındaki yeri açıkça bilinmektedir.

Tabiatta ve insanda ortak yanlar veya benzerlikler,Monizm,Teklik

21/9/2008 · Kategori: Felsefe Dersi Odev _ Mitoloji

  Bu bir anlamda tabiattaki oluşumunda var olan ve her varlıkla oluşumu direkt etkileyen temel elementler ve tabii kurallar anlamına geldiği gibi, bunların oluşumlar ve varlıkları yer ve zaman konumuna bağımlı etkileme dereceleri ile uyumlu olarak değişimleri ile varlık ve oluşumların bünyesinde meydana getirdikleri değişimler anlamına da gelmektedir.
    Bu durumun iyi anlatılıp, anlaşılabilmesi için önce aralarındaki birliktelikleri veya ortak yanları kısaca nedenleri ile açıklamaya çalışmamızdan sonra, aralarındaki ayrılıkları ve bu temelde de tabiattaki ve insandaki çeşitliliği anlatmaya çalışacağız.

    Teklik, Birlik  
    (Tanrısal birlik, Vahdet-i vücut)
    Monizm-teklik-birlik  
    a. Sonsuz yaşam: Ölüm bir yaşamın sonu anlamında yorumlanıp kabul ediliyorsa da, tabii yaşamda böyle bir şey yoktur. Yaşam tabii kurallar çerçevesinde canlı olan varlıkların bir örgütlenmesi olduğuna göre, bir süre sonra değişik nedenlerle örgütlü yapısını sürdüremeyen bu oluşumun kendini oluşturan elementlerinin ayrışması olayıdır. Bu ayrışma yeniden uygun bir örgütlenme yapısı oluşturarak o yapı içerisinde yaşamına devem eder. Esasta da evrendeki tüm varlıkların yapıları tanrının kendi yapısının parçaları olmaları nedeniyle hepsi de ölümsüzdürler. Sonsuz bir yaşam vardır. Tabiattaki tüm varlıklar farklı etkileşimlerle oluşmuş olan bileşimler halindedir. Bunların asılları olan tanrının kendi yapısındaki maddesel yani manyetiksel yönleri asıllarına geri dönerken, ruhsal veya elektriksel olan ısı yönü de aslına geri döner. Ancak burada yeniden birleşimler oluşturarak yeni bir form altında yaşamını devam ettirir.
    Her varlık ya da şey sonuçta aslına geri döner. Mazda inancı veya Aleviliğe göre insan yapısının gövdesel yanının aslı topraktan geldiğine göre, neticede toprağa geri dönerken, ruhsal, düşünsel yapısının aslı ise tanrıdan gelme olduğundan, bu da neticede aslı olan tanrıya geri döner. Tanrı ölümsüz olduğuna göre tanrının bir parçası olan ruh da ölümsüzdür ve sonsuz bir yaşama sahiptir. Bu sonsuz yaşamı sürecinde bulunduğu gövde yapısının kendisine işletmiş olduğu günah ve sevapları derecesinde iyi veya kötü varlıkların bünyesine girerek yaşamını sürdürür. Böylece buna don değişimi de denilir.
    Bu yaklaşımların dışında Kürtçe'de tabiata Xa za denilmektedir. Burda Xa (kendi) za (doğurma) yani tabiata kendini doğuran denilmektedir. Normal olarak tabiatta her şey kendini doğurmak suretiyle yaşamını yeniler. Sürekli bir şekilde kendini doğuran bir varlığın sonlu olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir. İnsan da tabiatın içinden ve onun bir parçası olarak kendini doğuruyorsa, ki bu tamamen doğru olan bir yaklaşımdır, o zaman insan da doğurduğu nesilleri aracılığı ile sonsuz yaşar. Zerdüşt, "Sen iki kişinin birleşimi sonucu tesadüfen meydana geldin, fakat senin sonsuz yaşamın senin elindedir." diye belirlerken bunu kastetmektedir.
    Yukarıda izah edilmeye çalışıldığı üzere Alevi ve Mazda inançları felsefelerine göre, evrendeki görünen ve görünmeyen tüm varlıklar bizzat tanrının, yani Xade'nin kendi yapısından meydana geldiklerinden, tanrının parçaları olmaları nedeniyle hepsinde tanrı vardır. Tanrıdan gelme veya hepsinde tanrının parçaları veya zerrelerinin olması nedeniyle ve bu tanrısal özellikleri temelinde, aralarında bir birlik ve bir benzerlik vardır. Bu durumun farkında olan Alevi erenleri 'Her nereye varsam kendimi gördüm.' 'Her nereye baksam tanrıyı gördüm' gibi belirlemelerde bulunurlar. Bu belirlemeler kendi felsefeleri ile uyum içerisindedir. Böylece tüm varlıkların tanrısal birliği dile getirilmiş olmaktadır.
    b. Zıtların birliği: Evrende görünen ve görünmeyen tanrının parçaları olan tüm varlıklar, Tanrının kendi yapısında var olan zıtların birliği prensibi gereğince bir gözle görülebilen ve maddesel, manyetiksel, gövdesel yapıdan kaynaklanan yönleri olduğu gibi, bir de güneşten kaynaklanan gözle görülemeyen, ruhsal, elektriksel, düşünsel yönleri vardır. Zıtların birliği olarak değerlendirebileceğimiz bu yönleri farklı evrim aşamalarında farklı nitelik ve özellikler gösterse veya farklı şekilde yorumlanarak, değerlendirilip isimlendirilse ya da gösterilmeye çalışılsa da evrendeki tüm varlıkların yapılarında bu yönleri açısından da, aralarında bir birliktelik, benzerlik veya aynılık vardır.
    c. Evrimde birlik: Evrendeki oluşumlar bünyelerindeki zıtların birliği sonucu hareket halindedir. Bu hareketlilikleri esasta bünyesel ihtiyaçlarını temin ve fazlalıklarını da ihtiyacı olanlara verme temelindedir. Bir alış-veriş işlevi yapılmaktadır. Bu alış-veriş aynı zamanda başkaları ile bir araya gelmeyi, yani cem olmayı gerektirir. Bu cem (toplanan) olan ve zıtların birliği gereğince ihtiyaç sahibi olan maddesel yapılar kendi ihtiyaçlarını daha iyi giderebilmek için ruhsal ve maddesel olarak yoğunlaşıp organize olurlar. Organize olan varlıklar yoğunlaşarak evrim geçirip yaşamını bir üst aşamaya vardırır. Evrim sürecinin en son aşaması olarak kabul edilen evrimin yedinci safhasında insan oluştuğuna göre, diğer oluşumlarla evrim geçirme bakımından bir aynılık veya benzerlik varken, insan olarak yedinci aşamanın ortak özelliklerinde ve niteliklerinde insanlar arası bir aynılık veya benzerlik vardır. Evrimin yedinci aşamasında insanın oluşmasına bağlı olarak insan yapısındaki toplanma, yani cem olma ile yoğunlaşma ve bu temelde de örgütlenmesi geçmiş evrim süreçlerine göre daha bilinçli olduğundan yaşamsal ihtiyaç duyduğu organlarını daha gelişkin ve mükemmel oluşturmuştur. Bu açıdan insanlar arasında bir aynılık veya benzerlik mevcuttur. Yani bir insanın, insan olarak yaşayabilmesi için yapısında oluşturup var ettiği tüm organlar diğer insanların yapılarında da mevcuttur.   
    d. Dört anasırda birlik: Diğer yandan tüm varlıklar, Alevilikte dört anasır, Mazdaizme göre de kutsal olan dörtler diye anılan 'Güneş-ateş, hava-buhar, su-sıvı, ve toprak'tan gıdalarını alıp, varlık ve yaşamlarını devam ettirmektedirler. Yaşamın kaynakları olarak değerlendirilen dört anasır temelinde de aralarında bir aynılık ve birlik mevcuttur. Zerdüşt öğretisine göre hiçbir oluşum veya bileşim ya da varlık, kendisini oluşturan temel elementlerden ve onların özellikleri ile niteliklerinden bağımsız olarak ele alınamayacağı gibi, yaşamını sürdürme kaynaklarının nitelik ve özelliklerinden de bağımsız olarak ele alınamaz. Yaşamda varlıkların aynı ya da ortak beslenme kaynaklarını kullanmaları ile de bunların gövde yapısına taşıdığı özellikler ve nitelikler bazında bir benzerlik veya birliğin ya da aynılığın oluştuğu da ortaya çıkmaktadır.
    Ayrıca Alevi inancına göre her varlık dört anasırdan meydana gelmiştir. Bunlar ateş (ısı), hava (gaz), su (sıvı), toprak (katı) meydana gelmiştir. Yapı dağılınca, yani insan gövde organizasyonu neticede dağılmaya başlayınca gövde yapısındaki ateş yani ısı geldiği aslı olan ısıya yani ateşe geri dönerken, hava nefes olarak havaya, su sıvı olarak suya, katı olan maddesel yön de toprağa geri döner. Bunlar yeni yapıların bünyelerine girerek oralarda yaşamlarını sürdürmeye devam ederler.
    Vilayetname-i Otman Baba'da:
Ey zihi zat-i mutahhar vey hakikat cim-i pak,
Sensin anasır hakimi hem ab u ateş, bad u hak.
Diye belirler.
    Mir'ati ise:
Haşr ü neşri bunda gör, davay-i ferdayi bırak,
Çar anasır, şeş cihetten hükmeden ol Şah'a bak.
Diye belirlerken, Eşrefoğlu da:
Değilim oddan ü sudan, veya topraktan ü yıldan,
Ben irden var idim irden, henüz yoğ idi bu ezman.
Şeklinde belirlerken, Şah İsmail (Hatayi) de:
Aşık isen gel beru can u canan mendedür,
Zahida sen kandesun ol nur-i iman mendedür,
Mendedür hem yer ü göğün hikmeti vü kudreti,
Ab u ateş, hak ü bad cümle yeksan mendedür.
diye belirler. Hamdullah da:
Anasırdan bir libasa büründüm,
Nar u bad u hak ü abdan göründüm,
Ey zihi zat-i mutahhar vey hakikat cim-i pak,
Sensin anasır hakimi hem ab u ateş, bad u hak.
diye belirler.
    e. Etki-tepkide birlik: Yine her varlık ve dolayısıyla insan da içinde bulunduğu yaşam koşullarından etkilenir. Bu etkilenme yaşamını sürdürme temelinde olduğundan olumlu veya olumsuz olabilir. Bu etkilenmeler sürecinde olumlu etkilenmelere karşı olumlu, olumsuz etkilendiği şeylere karşı da olumsuz olarak tepkisini gösterir. Burada etki/tepki prensibi geçerlidir. Yukarıda belirlenen birliktelik yönleri dışında genel olarak bu etkilenme alanları, görmek sureti ile göz aracılığı ile, duymak suretiyle kulakla, tatmak sureti ile dille, koklamak sureti ile burunla, dokunmak sureti ile deri ile ve hissetmek sureti ile etkilenirler. Bu etkilerinin olumlu veya olumsuzluğuna göre insan da tepkisini de ortaya koyar. Bu etki/tepki prensibi temelinde söz konusu olan bu alanlarda da kendi aralarında bir birliktelik oluşturmaktadırlar.
    e. Uyum ve ahenkte, harmonide birlik: Tabiattaki varlıkların yaşamında hiçbir şeyin bünyesinde veya varlıkların kendi aralarında bir aynılık veya eşitlik mevcut değildir. Eşitlik veya aynılık yaşamda dengeyi sağlayacağından ihtiyacı veya fazlalığı ortadan kaldıracağından hareketin temel etmenleri ortadan kalkmış olduğundan yaşam da durmuş olur. Yaşam ve dolaysıyla hareket, eşitsizlik temeli üzerine kurulmuştur. Bu eşitsiz olan yaşam güçleri arasında uyum ve ahenkle harmoniden söz edilebilir. Bunun anlamı eşitsizler arasındaki farkın giderilip eşitlenmesi değil, bu farkın asgariye indirilmesidir. Çünkü eşitsiz olan bu yaşamsal güçler arasındaki fark arttıkça, bünye yapısında huzursuzluklar, giderek hastalıklar oluşur ve neticede örgütlü olan bünye yapısındaki güçlerin ayrışmasına kadar varır. Tabiattaki varlıkların ve insanların sağlıklı, huzurlu, güzel ve yüce bir yaşam sürdürebilmeleri için, kendileri ile yaşam çevreleri arasında bir uyum, ahenk ve harmoni sağlamaları veya varsa bunu bozmamaları gereklidir. Esasta tabiatın kendi yaşamsal yapısında bu mevcuttur. Ancak insanların kendi yapılarındaki harmoniyi kaybetmeleri ile maddesel veya gövdesel olan niteliklerinin başında gelen hırs ve nefisleri ile ihtirasları yaşamlarına damgasını vurunca, bu defa bunları tatmin etmek için giriştikleri işlevlerle tabiattaki harmoniyi giderek bozulduklarını ve buna tabiatın kendi tepkisini göstermekte gecikmediğini de görüyoruz.
    Esas olarak insanın en önce kendi gövdesel yapısının sağlıklı yaşamı için, kendinde var olan yaşamsal güçlerde harmoniyi sağlaması gereklidir. Bu uyum ve ahenk zıtların birliği gereğince maddesel yapı ile ruhsal yapı arasında olduğu gibi, insanın yapısında var olan ve sonsuz yaşam öğretisine göre anne ile babadan devir alınan, dişi yönü ile erkek yönü arasında ve dört temel unsur olarak kabul edilen yaşam kaynakları ve bunların her birinin çok çeşitlenmiş olan türevleri arasında da sağlanmalıdır. Giderek gövde yapısı içerisinde bulunan tüm organlar arasında ve beyinle gövde arasında oluşturulmalıdır. Kafası çok büyük, gövdesi çok küçük olan veya bunun zıddı olan, gövdesi çok büyük fakat kafası çok küçük olan bir yaşam uyumlu ve huzurlu bir yaşam olamaz. Bu uyumsuzlukla orantılı olarak huzursuz, sağlıksız ve hastalıklı bir yaşam şekli olur. İnsan kendi gövde yapısında harmoniyi sağladığında, sağlıklı, huzurlu ve güzel bir yaşam sürdüreceğinden, bunu kendi ailesi içerisinde, eşler arasında, giderek çocukları, akrabaları ile çevresine ve toplumsal yapıya yansıtabilir.  
    Alevi erenlerinin vahdet-i vücut dedikleri tanrısal birlik konusundaki belirlemelerine bir bakalım:
    Mevlana:
Canımla canın birdir özde,
Gizlilik, açıklık da birdir bizde,
Benim, senin demem anlatabilmek için,
Benlik, senlik yoktur ikimizde.
Diye belirler.
    Bahreddin:
Bilmem ne hal oldu bana,
Ben sen miyim, sen ben misin,
Can mahvoldu, canan beka,
Sen ben miyim, ben sen misin.
diye belirlerken diğer bir eren de:
Hep ikilik, birlik için,
Bak iki göz bir görüyor.
Birlik ise, dirlik için,
Bak iki göz bir görüyor.
diye belirlerken, Niyazi ise şöyle belirlemektedir:
Alan lezzeti birlikten, halas olur ikilikten,
Niyazi kande baksa ol hemen didar olur peyda.
Diye belirlerken
    Aşik Veysel ise:
Aynı vardan var olmuşuz, diye belirlerken, Nazilli Kerimi Asım Baba ise:
Bakılsa ak'la karaya,
İkilik girer araya.
Kulak versen maceraya,
İkilik girer araya.
    Allah, (vahid, abed, samed),
    Hem (lem yelil velem yüled),
    Olsaydı (küfüven abed),
    İkilik girer araya.
Rabbim, seni nerde bulsam,
Daim ben seninle olsam,
Şayed, sen Hak, ben kul olsam,
İkilik girer araya.
    Varlığımız senin olsa,
    Cihan senin ile dolsa,
    Halik, mahluk başka olsa,
    İkilik girer araya.
Sen vücutsun, biz gölgeyiz,
Biz senin ile zindeyiz,  
    Bu konuda Hilmi:
Alem-i ervahta (Bezm-i elest)de,
Hitab-ı izzet de ikrar da birdir.
(Kandil-i kudret)de, nur-i hikmetde,
Muhammed Mustafa Haydar da birdir.
    Üçler dü alemde birliğe yetti,
     Beşler de anlarin damenin tuttu,
    Birlik lokmasını yediler yuttu,
    Dameni pak olan pirler de birdir.
On dört masum pak, on iki imam,
On yedi kemerbest cümlesi tamam,
Anların veçhine çalındı kalem,
Hatt-ı üstüvada kırklar da birdir.
    Sultan Şecaaddin, Seyid-i Battal,
    Şemşir-i şehamet, kafire kattal,
    Anların bendesi Ilhami Abdal,
    Pirim Hacı Bektaş Hünkar da birdir.
diye belirlerken, erenlerden biri de:
Surette nazar eyler isen, sen ile ben var,
Amma ki hakikatte ne sen var, ne de ben var.
diye belirlemektedir.
    Sefil Selimi de:
Gök kubbe altında, yerin üstünde,
Ne var, ne yok, canlı cansız benimdir.
Yokluğa ulaştım varın üstünde,
Onun için dinli, dinsiz benimdir.
    Çevremi dolaştım içten ve dıştan,
    Sonuna geldikçe başladım baştan,
    Haberli yaşadım bahardan kıştan,
    Uzun, kısa, enli, ensiz benimdir.
Büyüdüm, küçüldüm hiç fark etmedi,
Zamanla güreştim gücüm yetmedi,
Eli tutan toprak beni tutmadı,
Giden, gelen, tenli, tensiz benimdir.
    Felek katarına bir denk yükledim,
    Konakladım açtım, sardım bekledim.
    Her kapıyı defalarca yokladım,
    Sağlam, sakat, denli, densiz benimdir.
Vardım ileriye, döndüm geriye,
İnan, şaştım sarındığım deriye,
Kendime rastladım varsam nereye,
Evvel, ahir, sonlu, sonsuz benimdir.             
    Bu hesabın üst başıyla, alt ucu,
    Sefil Selimi'nin itikat gücü,
    Tatlıya tatlıdır, acıya acı,                
    Huylu, huysuz, kinli, kinsiz benimdir.
diye belirlemektedir.
    Ayrılık ve farklılıklar
    (Dualizm, zıtların birliği)
    Zerdüşt'ün belirlemesine göre yaşam bir bütün olarak iki zıt gücün karşılıklı birbirleri ile etkileşimleri ile oluşmuştur. Bu zıtların etkileşimleri ile oluşan yaşam, yine bu zıtların varlığı süresince de devam edecektir. Bunlar başlangıçta var oldukları gibi, bunların sonsuza kadar da varlıkları devam edecektir. Bu belirlemeye göre, zıtlar yaşamın ön koşuludurlar ve zıtlar olmadan yaşam da olmaz. Zıtlar birbirlerini etkilemek ve yaşamı oluşturmak için vardırlar. Yaşamın oluşmasında bu zıtlardan hangisi daha önemlidir diye saçma bir düşünceye kapılmamak lazım, çünkü biri olmadan, diğeri tek başına yaşamı var etme imkanına sahip değildir. Dolayısıyla yaşamın oluşması için her ikisinin olması ve etkileşmeleri gereklidir. Böylece her iki zıt da yaşamda eş değerdedir. Ancak varlıkların yapılarına girmeleri ve onların nitelik ve özelliklerini belirlemelerinde her varlığın konumuna göre bu zıtlardan biri daha ağırlıktadır. Yani varlıkların bünyelerinde eşitsiz durumdadırlar.
    İnsan, tabii oluşumun evrimi içerisinde zıtlar olarak kabul edilen maddesel ve ruhsal yapıların etkileşip, toplanarak bir araya gelmesi ve bu her iki zıt olan alanında daha iyi yoğunlaşması sonucunda kendini geliştirip, evrimin yedinci aşamasında insana vardırmıştır. Ama tüm bu evrim süreçleri içerisinden geçtiğinden, her sürecin gerektirdiği değişimleri bünyesine alarak giderek farklılaşmış ve çeşitlenmiştir.
    Evrimin birinci aşaması olan ateş veya güneşin varlığı aşamasında, madde ve ruh diyebileceğimiz manyetiksel ve elektriksel enerjiler aynı yapı içerisinde bir arada bulunuyorlardı. Yani zıtlar diye tanımladığımız güçler, başlangıçta bir arada ve tanrının kendi yapısı içerisinde iç içe karışım veya bileşim halinde bulunuyorlardı.
    Evrimin ikinci aşaması olarak belirlenen havanın oluşması, yani güneşin herhangi bir süreçte patlaması neticesinde gazların oluşması aşamasında, maddesel yapı gaz içerisinde toz zerrecikleri konumunda ve bulut halinde mevcut iken, ısı enerjisi veya ışınlar güneş tarafından yayılıyordu. Burada güneş ile toprağın veya ısı enerjisi ile maddesel yapının ya da günümüz deyimi ile elektriksel enerji ile manyetiksel enerjinin etkileşimleri ile artık ne tüm yani yüzde yüz manyetiksel enerji veya maddesel yapı, ne de tümden yani yüzde yüz elektriksel enerji veya ısı olan, esasta her iki gücün tabiat koşulları içerisinde farklı olan etkileşimi ile farklı derecede her iki gücü de içinde barındıran bir üçüncü oluşum meydana gelmiştir. Bu üçüncü oluşum içerisinde hem maddesel yani manyetiksel enerjiyi ve hem de ışınlardan gelen elektriksel enerjiyi içinde barındıran ve aynı zamanda temel unsurları olan maddesel yapı ile ışınsal yapıdan farklı ve artık onların birleşimi halinde olan bir üçüncü oluşumdur.
    Tabii koşullar içerisinde, maddesel yapı ile ışınsal yapının etkileşimlerinin, hiçbir alan ve süreçte aynı olmadığı göz önünde bulundurulduğunda, bunların etkileşim derecelerinin farklılığı ve dolayısıyla oluşan yeni oluşumların bünye yapılarındaki bu iki temel gücün de farklı derecede olmasını zorunlu kılar. Böylece bu temel iki gücün tabii koşullardaki farklı süreç ve alanlardaki etkileşimleri sonucunda, yeni oluşan bünyelere taşıdıkları farklı derecedeki konumları sonucu oluşturdukları, bu yeni aşamadaki temel güçlerin birleşimi ile oluşan bu üçüncü oluşumların veya varlıkların kendi aralarındaki farklılıklarının temel etkeni durumuna gelir. Bu etkileşimlerinin alan ve süreçleri temelinde, etkilenme derecelerine göre farklı alan ve zaman süreçlerinde, farklı şekilde etkilenmeler olduğundan, yeni oluşan varlık içerisinde de bu etkilenme derecelerine bağımlı olarak, ya manyetiksel enerjinin veya elektriksel enerjinin farklı nüanslarda dahi olsa daha fazla veya daha az katılımı ile yeni oluşumun nitelik ve özellikleri ile yeteneklerinin farklılaşmalarının temel etkenleri durumuna gelirler.
    Bu nedenle etkileşimin farklılık derecesine bağlı ve uyumlu olarak evrenin farklı alanlarında ve farklı olan süreçlerinde oluşmuş ve var olan gazlar farklı nitelik ve özelliklerle yetenekleri taşırlar. Aynı şekilde bu farklı olan gazların etkileşimleri ile oluşmuş olan yeni oluşum ve varlıkların da, sırf bu temelde dahi olsa farklı nitelik ve özelliklerle yeteneklere sahip olacağı muhakkaktır. Bu nedenle evrende farklılaşmış olan varlıkların, kendi bünye yapılarında taşıdığı gazların da farklı olması ile farklı nitelik ve özelliklerle yeteneklere sahip olması açık bir şekilde görülür.
    Bu temelde evrimin üçüncü aşaması dediğimiz ve havanın, yani gazların yoğunlaşması ile oluşmuş olan sıvılaşma veya su, yine farklı alan ve zamanlardaki katılım ve karşılıklı etkilenmelerine bağımlı olarak, farklı alan ve zamanlarda yoğunlaştığı için farklılıklar gösterdiği gibi, etmen olarak katılım sağlayacağı yeni oluşumların da farklılaşmasına sebep olur. Bu durumun sonucunda farklı oluşum veya varlıkların bünyesindeki sıvılar veya su, farklı nitelik ve özelliklerle yetenekler gösterir.
    Yine evrimin dördüncü aşaması olarak kabul edilen katılaşma veya toprağın oluşumunda, farklı nitelik ve özelliklere sahip olan sıvı veya suların yoğunlaşarak katılaşmaları ile meydana geldiklerine göre, gerek farklı olan bu temel etmenlerinin ve gerekse de farklı olan alan ve zaman süreçlerindeki farklı etkilenmelere bağımlı olarak, toprak veya katı maddeler oluştuklarından, bu oluşumlar da farklı nitelik ve özelliklerle yeteneklere sahip olur.
    Evrimin beşinci aşaması olarak kabul edilen ve yine güneşin etkilemesi sonucunda, toprağın evrim geçirerek bitkiler aşamasına kendini vardırması safhasında da, temel elementleri oluşturan toprağın evrenin veya dünyanın farklı alanlarında ve çokça farklı olan nitelik ve özelliklere sahip olmasının yanında, temel güçlerden biri olan güneş ışınlarının alan ve zaman süreçlerine bağlı olarak farklı nitelik ve özellikte olan toprağı da farklı derecelerde etkilemesi ile oluşan bitkilerin de, pek çok farklı nitelik ve özelliklere sahip olacağı muhakkaktır. Bu temelde dünyanın farklı olan hiçbir yerinde veya iki alanında aynı özellik ve nitelikte olan aynı cins bitkiyi bulmak mümkün olmadığı gibi, aynı bahçenin içerisinde aynı cins bitki ve hatta aynı ağaç üzerindeki meyvelerin hiçbirinin bir diğeri ile aynı nitelik ve özellikleri göstermesi mümkün değildir.
Yine evrimin altıncı aşaması olarak kabul edilen bitkilerin yaşamlarını daha da geliştirip güzelleştirmek amacıyla, güçlerini yoğunlaştırmaları sonucunda evrim geçirerek kendi yapılarını hayvan aşamasına vardırma safhasında da, farklı alan ve süreçlerde oluşmuş olan çok farklı özellik ve niteliklere sahip bitkilerin, kendi yapılarını hayvanlar aşamasına vardırmaları sonucunda çok farklı özellik ve niteliklerde olan hayvanların oluşacağı muhakkaktır.
    Hayvanların yaşamlarını daha da geliştirip güzelleştirmeleri amacıyla güçlerini yoğunlaştırarak, kendi yapılarını insan aşamasına vardırmaları safhasında da farklı özellik ve nitelikte olan hayvanların etkileşimleri ile yoğunlaşmaları sonucunda, oluşturacakları insanların da çok daha farklı nitelik ve özelliklere sahip olacağı açıktır.
    Bu yukarıda kısaca belirtilmeye çalışıldığı üzere, sadece evrim süreçlerindeki oluşumlarda meydana gelen farklılaşmalardır. Sadece bu yönü ile ele alındığında bile, tabiattaki oluşumlarda sonsuz farklılaşma ve sonsuz farklı olan nitelik ve özelliklere sahip varlıkların olduğu ortaya çıkmaktadır. Kaldı ki her evrim safhasının kendi sürecini tamamlayabilmek için, kendi içinde geçirdiği evrim süreçlerindeki beslenme kaynaklarının farklılığı, etkileşimlerinin farklılığı temelindeki yoğunlaşma ve giderek farklılaşma geçirmeleri de dikkate alındığında sonsuz farklı özellik ve niteliklerde olan oluşumların varlığı gerçekliği ortadadır.
    Evrim güçlerin yoğunlaşması olmadan mümkün değildir. Güçlerin yoğunlaşmasını etkileyen varlıkların yaşamlarına etkide bulunan iç ve dış etmenlerdir. Tüm bu sonsuz derecedeki farklılaşmalarla oluşan varlıkların yaşamlarında etkilenmeleri ile uyumlu olarak yoğunlaşmaları sonucunda, ürettikleri düşünceleri  derecesinde bir yaşama sahip olurlar. Etkileşim sürekliliğini koruduğundan, yoğunlaşma ve düşünce üretme, dolayısıyla evrim de sürekliliğini koruyarak, yaşamı mükemmelleştirmeye doğru devam ettirmektedir. Bu da daha çok farklılaşmalara sebep olacaktır. Bu konuda bir Alevi nefesinde:
Alemde meşhud olan bu devran,
Tekamül içindir kemale doğru.
Her nokta ceval her zerre reksan,
Uçup giderler visale doğru.
diye belirlerken, bu konuda Genci de:
    Nokta-i vahidden ademe geldim,
    Ne ihsanem bu ihsandan içeri,         
    Anda nihan oldum, remzimi bildim,
    Ne irfanem bu irfandan içeri.
diye belirlemektedir.
    Yaşamı etkileyen temel etmenler veya bağımlılıklar
    Tabii kurallar içerisindeki yaşamda bir harmoninin olduğu belirtilmişti. Bu tabiatta ve tabiatın bir parçası olan insanın yaşamının evrim geçirerek huzur içerisinde mutlu ve gelişkin bir yaşama kendini vardırabilmesi için gereklidir. Bu harmoninin oluşmasında eşitsizler arasında var olan alış-veriş işlevinde bir uyum ve ahenge dayandığını unutmamak lazım.
    a. Zıtlarından etkilenme: Varlıkların bünyesinde her ne şekilde sembolize edilerek ifade edilirse edilsin, var olan zıtlar arasındaki eşitsizlik nedeniyle, bünyede oluşan huzursuzluğun, rahatsızlığın giderilerek, bünyede olması gereken uyumu ve ahengi sağlamak için, bu zıtlardan az olanı tamamlamak, çok olanının fazlasını verme  temelinde, kendisinin fazlasını alacak ve eksiğini de tamamlayacak başka bir yapı ile ilişki içerisine girmek zorundadır. Bu temelde varlıklar birbirlerine muhtaç ve birbirlerine bağımlı olmaları nedeniyle etkilenirler.
    Varlıkların ve yaşamın oluşup devam etmesi için, maddesel, yani toprağın güneşe olan ihtiyacı oranında, güneşin de maddesel yapıya veya toprağa ihtiyacı vardır ve bunlar yaşam boyunca birbirlerine bağımlı ve karşılıklı etkileşim içerisindedirler. Yaşamda iyinin-kötüye, güzelin-çirkine, karanlığın-aydınlığa, günahın-sevaba, ihtiyacı ve bağımlılığı olduğu gibi, yaşamda konumlarının belirlenmesi de onlardan veya birbirlerinden etkilenmeleri neticesindedir. Bitkiler, hayvanlar ve insanların yaşamlarını sürdürmeleri, dişi ile erkeğin etkileşimi temeline bağımlı olması ve neticede birleşmeleri ile olurken, yaşamın sağlıklı, huzur, içerisinde güzelleşmesi de burada harmoninin sağlanmasına bağlı olduğu ortadadır.
    b. Dört anasırdan etkilenme: Varlıklar yaşam enerjilerini aldıkları temel dört kaynak olan Güneş, Hava, Su ve Toprağa bağımlıdırlar. Her varlığın bünyesinde var olan bu dört elementin bünye yapısındaki konumuna göre, aralarında bir uyum ve ahenk vardır. Bu uyum ve ahengin bünye yapısında bozulmasını engellemek ve sağlıklı huzurlu yaşamını sürdürmek için varlıklar bunlardan etkilenirler ve bunlara bağımlıdırlar. Mesela bünyesinde olması gerekenden az güneş, hava, su, veya toprak alan bir varlık, normal olarak yapısındaki harmoni bozulduğundan, huzursuz, sağlıksız ve hastalıklı olur. Yine aynı şekilde bünyesinde olması gerekenden daha çok güneş, hava, su ve toprak alan bir varlık da, yapısında var olan harmoniyi bozduğu için huzursuz, sağlıksız ve hastalıklı bir hal alır. Bitkiler, hayvanlar ve insanların bünyelerinde bu temelde bozulan harmoninin yeniden kurulması ile bünye sağlığına ve huzuruna kavuşur. Varlıkların gerek ruhsal gerek maddesel yaşam enerjilerini aldığı bu kaynaklar, varlıklardaki yaşamı sağlayıp devam ettirdiklerinden, varlıkların yaşamları bu temel elementlere bağımlıdır.
    c. Sesten etkilenme: Tabiatın her varlığında, varlığın kendi yapısına göre ve kendine özgü var olan ses ve onun tonlarından tüm varlıklar etkilenir. Her varlığın sesi ve ses tonları varlıkların farklılık derecelerine bağlı olarak da farklıdır. Her ses ve tonları sesi çıkaran varlığın kendi yapısını ve konumunu da yansıttığından, algılanan ses veya tonları ile o varlığın kendisi ve konumu kavranabilir.
    Etkilenen varlıklar etkilenme derecesine ve şekline uyumlu olarak tepkisini göstermesi tabidir. Bu etkilenme olumlu yönde olabileceği gibi olumsuz yönde de olabilir. Gösterilen tepki de ona uyumlu olur. Bu özellikle bitkiler, hayvanlar ve insanların yaşamında daha da belirgin olan önemli bir etkendir. İnsan yapısında kulaktan alınan ses tonu gövde yapısında veya yaşamın hangi alanına vurgu yapıyorsa, gövdenin o alanının harekete geçtiği veya beyin tarafından o alana enerji yüklendiği ve o alanın çalışarak kendisini geliştirdiği bilinmektedir. Ses tonlarına bağımlı olan yaşamın iyi ve güzelleşmesi, veya kötüleşmesi alınan ses tonlarına göre değişim gösterir. Yaşamın iyi yönde huzur içerisinde, mutlu gelişkin ve yücelmiş bir aşamaya vardırılması için önemli bir etkileme ve etkilenme aracıdır. Ses ve tonları bu alanda kullanılabilir.
    d. Renklerden etkilenme: Tabii olarak her varlığın kendi yaşamsal yapısında var olan rengini koruması ve yaşam çevresine bu tabii olan yeteneğini yansıtarak onları etkilemesi ve onların  yansıttığı renklerinden etkilenerek yaşamını yönlendirmesi durumudur. Her varlığın kendine özgü olan yaşamsal rengi veya onların tonları ile yaşamlarını sürdürme ve çevrelerindeki diğer varlıkları etkilemeleri de farklıdır. Bazı varlıklar renklerinin sayesindeki bir yaşam düzeyine sahipken, bazıları düşmanlarını etkileme veya dostlarını etkileme yönünde renkler almışlardır. Yaşamın durum ve konumuna göre olumlu ya da olumsuz yönde etkide bulunan renkler tabiattaki çeşitliliğe uyumludur. Mesela bazı yaşam alanları için olumlu etkide bulunmayan bazı renkler, yaşamın diğer bazı alanlarında olumlu etkide bulunmaktadır. Karanlık, yaşamda bazı alanlarda  çok olumsuz etkide bulunurken, diğer bazı alanlarda olumlu etkileri de vardır. Yeşil, veya sarı renkler de bazı alanlarda olumsuz etkilerde bulunurken, başka bazı yaşam alanlarında çok olumlu etkide bulunurlar. Göz yolu ile etkide bulunan renkler, yaşamın gerek ruhsal gerekse de maddesel yapısını etkiler ve onların uyumlu olan tepkilerini göstermesini sağlar. Her rengin ve tonların yaşam üzerinde olumlu ve olumsuz etkileri vardır. Yaşam farklı şekillerde de olsa bunlara bağımlıdır. Ancak burada önemli olan bunların olumlu yönlerinden yaşam için yararlanabilmektir. 
    e. Kokulardan etkilenme: Yine tabiattaki tüm varlıkların her birinin kendine özgü olan bir kokusu vardır. Her varlığın saldığı ve başka varlıkların aldığı bu kokunun etkileme konumuna göre, etkileri olumlu veya olumsuz yönde olabilir ve her koku, konumuna göre o kokuyu salan varlığı da belirlediğine göre, ona uygun olan tepki ile karşılaşır. Yani olumlu olan güzel, hoş bir kokuya tepki de güzel ve hoş yönde olurken, kötü ve olumsuz olan bir kokuya da tepki bu yönde olur. Varlıkların ruhuna tekabül eden koku, diğer varlıkların da daha çok ruhsal yapılarını etkiler. Yaşamın harmoni içerisinde huzurlu gelişip güzelleşmesi için kokunun olumlu olan yönlerinden mahrum edilmemesi gerekir. Burun yolu ile alınan koku etkilediği gövde alanlarının harekete geçmelerini ve çalışmalarını sağlarken, o alanların enerji istemlerine beyin cevap vermek zorunda kalır. Böylece enerji alan ve çalışan gövde alanları da kendilerini geliştirirler.
    f. Tatlardan etkilenme: Tabiattaki her varlığın tabii olarak, kendine özgü bir tat veya lezzeti vardır. Bu dil aracılığı ile anlaşılır. Tatların farklılıkları ile uyumlu olarak yaşam alanları üzerindeki etkileri de farklı olur. Farklı tatlardan, farklı yaşam sahibi olan varlıklar hoşlanırlar. Çünkü bu tatlar, tadı veren yapının aslını yansıtır. Genel olarak tat veya lezzet toprak ürünlerinden olan ve daha çok maddesel beslenmeye tekabül ettiğinden, bu alanla ilgili olan gövde yapılarını harekete geçirir. Tat ve lezzet onu veren varlığın daha çok ruhsal yönüne tekabül ederken, maddesel yapısının nitelik ve özelliklerini de yansıtır. Böylece onu almış olanlar da gerek maddesel ve gerekse de ruhsal olarak beslenmiş olurlar. Yaşamın bağımlı olduğu bu etkileme alanı, yaşamın çeşitliliği ve farklılığı ile uyumlu olarak, olumlu ve olumsuz yönde yönelmesini belirler.
    g. Tabiatın iklim koşullarından etkilenme: Her varlık yaşamakta olduğu tabiat koşullarına bağımlı ve onun etkilemeleri ile yaşamını şekillendirmek zorunda kalmıştır. Farklı iklim koşullarındaki yaşam da farklılaşma ile uyumlu olarak farklıdır. Sıcak iklim koşullarında oluşmuş olan bir yaşam, soğuk iklim koşullarında nitelik ve özelliklerini koruyarak sürdüremez. Ya nitelik ve özelliklerini değişime uğratarak o iklim koşullarına kendisini adapte etmesi gerekir veya yaşamını sürdürmesi imkansızlaşır. İklim kuşakları arasındaki tabii farklılaşma, buralardaki yaşam koşullarını da farklılaştırdığından, bunlara bağımlı olan yaşam da farklılaşmak zorunda kalır. Yılın her mevsimi farklı yaşam koşullarını oluşturduğundan, bu koşullara bağımlı olan yaşam da bu farklılıklara uyumlu olarak kendini değiştirme zorunda kalır. Farklı mevsimlerde farklı olan bir yaşam çeşitliliği vardır. Yine günün farklı zaman kesitlerinde yaşamın yönelimi de farklıdır. Gün içerisindeki zamanın değişimi ile uyumlu olarak yaşamın da sürdürülme şekli değişim gösterir.
    Soğuk ve sıcak, mevsimler, aylar ve günün değişik zaman süreçlerinde, tabiat koşullarının etkileri ile uyumlu olarak yaşam da değişim göstermektedir. Kuru iklim veya rutubetli iklim koşullarına sahip olan alanların farklılıkları ile uyumlu olarak yaşam da farklılaşır. Bu durumda yaşam içinde oluştuğu tabiat koşullarına kendini ayarlayarak sürdürebilir. Onun olumlu ve olumsuz etkilerine karşı tepkisini gösterir. Yaşamı kolaylaştıran, gelişip güzelleşmesini sağlayan koşullara iyi tepki gösterirken, yaşamı zorlaştırıp, kötüleştiren koşullara da tepkisini bu yönde gösterir.
    Bu temelde yaşamın hiçbir alanında, hiçbir şeyden etkilenmeyen kendi başına özgür olarak yaşamını sürdüren bir varlık mevcut değildir. Tabiatta her şey, yani tüm varlılar, ruhsal ya da maddesel olarak birbirlerini etkilerler, bu temelde de aralarında bir bağımlılık vardır. Bu anlamda yaşam özgür olmayıp, her yönü ile bağımlıdır. Yaşamı yönetip yönlendiren beyin, esasta düşünce de yaşamdan sorumluluğu ile uyumlu olarak bağımlıdır. Yaşamı etkileyen koşullar esasta yaşamdan sorumlu olan düşünceyi de etkiler. Etkileme durum ve derecesine göre düşünceyi harekete geçirir. O da depo olarak kullandığı beyindeki bilgi ve tecrübelerinin üzerinde çalışıp yoğunlaşarak sonuçlar çıkarır ve bunları etkiye karşı tepki olarak ortaya koyar. Böylece insan yaşamı özgür olmadığı gibi, yaşamdan sorumlu olan düşünce de gerek kaynak itibarı ile gerekse de hedef itibarı ile bağımsız değildir. Gövdesel yaşam ruhsal yaşama, ruhsal yaşam da maddesel yaşama bağımlıdır. 
   

Klid Ardo Törenleri ve Hekate Tanrıça İnancı

17/5/2008 · Kategori: Felsefe Dersi Odev _ Mitoloji

   

 

Turabi Saltık

 

Klid Ardo Törenleri ve Hekate Tanrıça İnancı

 

M.Ö.7.yy’da Mezopotamya’dan, İran’dan pek çok krallıkların orduları, Anadolu’ya girmiş, şehirleri, bölgeleri kuşatma altına almıştı. Kent merkezlerini, Yunan kolonilerinin deniz yollarını kapatmışlardı. Dersimliler, Fenikeliler, Lidyalılar, Milaslılar, Efesliler, Bergamalılar, Didimliler bu orduların ve işgallerin sonucu ilk defa batıya; Atina’ya, Sicilya’ya, Roma’ya göç başlatmışlardı. Batıya giden yalnız halklar değildi. Bu göçlerle Tanrıçaların-Tanrıların göçü de başlamıştı. “Halkların göçü ile bu göçte onlara tanrıları da eşlik etmiştir; doğrudan tanrıların göçü; halkların ve uygarlıkların buluştukları ve karşılıklı olarak birbirlerini güçlü bir şekilde etkiledikleri yerlerde gerçekleşmiş olup, bu nedenle de” bir yerdeki halka ait tanrı inançları başka yerlere taşınmıştı. Dersim’e ve Anadolu’ya özgü pek çok inançlar bu sıralar bayta taşındı.

Dersim’de eğer ki bir kadın evini süpürüyorsa tam da o sıra güneş batmak üzereyse, ocakta yanan ateşten bir köz (çikil) alır, evin içerisine bırakır öyle temizler evi. Süprüntüyü çikille birlikte götürür küllüğe dökerdi. Ve küllük Dersimliler için kutsaldı. Bu gelenek nereden kaynaklanıyordu? Kökeni nereye dayanıyordu? Süprüntüler neden küllük’e dökülüyordu? Antik edebiyatçıların el yazmalarıyla yazılmış ve Yunanlılara ait sanılan aslında Dersim orijinli olan bir söylenceye bakalım: “Güneş ve ay ile arasında açık seçik bağ kurulan varlık Büyü Tanrısı Hekate idi. Ay sonunda, ay görünmez olduğunda, Yunanlı kadın yerleri süpürür, çöpleri bir yol ayrımına götürür oraya dökerdi. Yol ayrımına bırakılan bu süprüntü yığınlarına Hekate’nin akşam yemekleri denirdi. Heka; Dersim dilinde; pay, hak, payın, hakkın, te; ise senin anlamındadır. Yunanca bu anlamda değildir. Tanrıça Hekate kültü, Dersim’in en eski inanç tasarımıydı. O bir kötülük tanrıçası, büyüler yapan bir Büyücü Tanrıçaydı. Kökeni M.Ö. 6. 5. yüzyıla dayanıyordu. Yunanistan’a götürülmeden önce Dersim’den sonra en çok tapınım gördüğü yer Firigya ve Karya’ydı. (Muğla yöresi) Yatağan’ın Turgut Köyünde bir Lagenia Hekate tapınağı vardır. Hekata sözü de Lagenia sözü de Dımılice iki sözcüktür. La kökü bir takıdır. Genia ise kadın demektir. Lagenia Hekate, bir yeraltı tanrıçasıydı. Ölülerin Kraliçesiydi. Yolda kalanların, hırsızların, tüccarların özellikle falcıların, büyücülerin tanrıçası oldu. Turgut Köyündeki Hekate tapınağının bulunduğu yerde 1890’larda yapılan ilk kazılarda 7 km uzunluğunda bir yeraltı tüneli açığa çıkarılmıştır. Tapınağa yerin altından bu tünelden geçilerek girilirdi. Hekate yeraltı dünyasının kapısının anahtarını elinde tutan bir tanrıçaydı. Anahtar inancı semavi dinlerde de cennet-cehennem anahtarı olarak yer aldı.

Turgut kazılarında elde edilen buluntularda bir Lagenia Hekata kabartması açığa çıkartılmıştır. Toprak kilden pişirilmiş kabartmada görülen simgeler; Hekate’nin elinde tuttuğu anahtar, meşale, hançer, kırbaç ve yılan figürleridir. Ayrıca Hekate kabartmasının yanında kısrak ve bir dişi it görülmektedir. O çağın inançlarına göre Hekata, dolunay çıktığında dolaşırdı. İnançlara göre bugün bile dolunay çıktığında köpek ulaması buradan gelmektedir. 2700 yıl sonra hala bu gün Dersimli kadının güneş battıktan sonra bir çikil atarak temizlediği evin süprüntüsünü çer çöple götürüp küllüğe dökme inancı buradan gelmektedir. Çöplerle sofra artıkları dolunayda dolaşan Hekate’nin akşam yemekleri olarak kabul ediliyordu. Onlar büyücü, kötülük ve yeraltı tanrıçasının payı, hakkı idi. Hekata tapınak alanında “Anahtar Taşıma” şenlikleri yapılırdı. Her yıl bu “Anahtar Taşıma” şenliği düzenlenirdi. Bu şenliklerde, bir genç kız elinde tuttuğu anahtarı tapınağa götürürdü. M.Ö. 7. yy’da yapılan “Anahtar Taşıma” şenliğini Homeros Fenike alfabesini kullanarak “Klid Ardo” biçiminde yazmıştır. Bu iki sözcük Dımılice “Anahtar getirdi” anlamındadır. Yunanca bu anlama gelmemektedir. Dımılice; Klid anahtar demektir, Ardo ise getirdi demek.  

Homeros yazılarında Hekate’den sıklıkla söz etmektedir. Hesiodos’da ondan söz etmektedir. Hekate tapınımı Dersim’den Yatağan’a getirilmiş, Karyalılarca geliştirilmiş buradan Yunanistan’a götürülmüştür. Hesiodos tanrıça Hekate’ye büyük ayrıcalıklar tanımış, Kybela ile kıyaslamış, evrensel bir tanrıça özelliği yüklemiştir ona. Ayrıca Hekate Artemis’le de karıştırılmıştır. Pek çok yerde Hekate’ye Tahıl tanrıçası sıfatları verilmiştir. Hekate, Apollon ve Artemis’in teyzesinin çocuğu olarak kabul edilmiştir. Ozan Hesiodos Hekate’yi: “Titanlar arasında Güneş Soylu Tanrıçalar” olarak göstermiştir. O zamanlar her tanrıçanın bir kimliği vardı. Hesiodos, Hekate’nin kimliğini şu şekilde yazmaktadır; ”Kais ile Tobe’nini iki kızları olur. Birisi Leto diğeri Asteri”. Bu iki sözcük Yunan ve batı dillerinde yine bir anlam ifade etmiyor. Dımılice Leto: senin yanın, Asteri’ya yıldız demektir. Mitolojiye göre Leto, Zeus’la birleşir. Bu ilişkiden Apollon ile Artemis doğar. Asteri, Perse ile evlenir. Perse Dımılice; soran anlamındadır. Ve Hekate bu ilişkiden doğmuştur. Homeros’un anlattığı destandaki Tanrı-Tanrıça inançları Dersim’in en eski inançlarıdır.

 Kaynakça:

CHILDE, Gohordon: Kendini Yaratan İnsan,

MORGON, Henriy. Eski Toplum. Payel yay. 1987 Çev. Ünsal Oksay.

REED, Eveliy: Ana soylu Klandan Ataerkil Aileye.

STONE, Merlin. Tanrılar Kadınken.  Payel Yay. Çev: Nilgün ŞARMAN

THOMSON, George: Tarih Öncesi Ege, Çev: Celal Üster, Payel Yay., Ist., 1995.

 

Büyü ve Kötülük Tanrıçası Hekate

17/5/2008 · Kategori: Felsefe Dersi Odev _ Mitoloji

Büyü ve Kötülük Tanrıçası Hekate

 

            Dersim’de eğer ki bir kadın evini süpürüyorsa tam da o sıra güneş batmak üzereyse, ocakta yanan ateşten bir köz (çikil) alır ve evin içerisine bırakır, öyle temizler evini. Süprüntüyü çikille birlikte evinin uzağında ayrı bir yere götürür, oraya döker. Burası, genellikle o eve ait bir küllüktür. Sadece oraya ev süprüntüsü ve ocakta yanan ateşten arda kalan küller dökülür. Ve küllük Dersimli için kutsaldır. Bu kültürel gelenek nereden kaynaklanıyordu? Küllük Dersimli için neden kutsaldı? Kökeni nereye dayanıyordu? Süprüntüler başka yere değil de neden küllük’e dökülüyordu? Bu sorulara cevap vermeden önce antik çağda Yunanlıların mitolojilerinde yer alan bir söylenceye bakalım: “Güneş ve ay ile arasında açık seçik bağ kurulan varlık Büyü Tanrısı Hekate idi. Ay sonunda, ay görünmez olduğunda, Yunanlı kadın yerleri süpürür, çöpleri bir yol ayrımına götürür oraya dökerdi. Yol ayrımına bırakılan bu süprüntü yığınlarına Hekate’nin akşam yemekleri denirdi.” Hekate sözcüğün Dersim Dımılicesinde, heka; pay, hak, payın, hakkın, te; senin. Hekate; senin payın, senin hakkın anlamında bugün günlük konuşma dilinde yaşatılmaktadır. Tanrıça Hekate, Dersim’in en eski inanç tasarımları içerisinde yer alan bir kötülük tanrıçası, büyüler yapan bir Büyücü Tanrıçaydı. Bu inançlar M.Ö. 6. ve 5. yüzyılda görülen inançlardı. Bu inanç dizgesi Yunanistan’a Dersim’den giden bir kültürdü.

   Oysa Hekate Anadolulu yani Dersimli bir tanrıçadır. Kökeni Dersimden buralara götürülmüştür. Hekate Dersim den sonra en çok tapınım gördüğü yer Batı Firigya ve Karyadır. (Muğla Yatağan yöresidir) Batı Ege de en eski tapınım yeri Yatağan’ın Turgut Köyüdür. Burada bir Lagenia yani Hekate tapınağı vardır. Hekata sözüde Lagenia sözüde Dersim Dımılice dilinde iki sözcüktür. Lagenia kelimesinin La kökünün bir takıdır. Genia sözü ise Dımılice kadın demektir. “Lagenia Hekate” denildiğinde “ bu kadın Hekate” ya da “hekate kadın” anlamında da kullanılır. Muğlanın Yatağan ilçesinin Turgut Köyünde çok büyük bir Lagenia Hekate tapınağı vardır.  M.Ö. 6. 7. yüzyıllarda yapılmış bir tapınaktır.

   Hekate bir yer altı, karanlıklar diyarı tanrıçasıdır.  Ölülerin ecesidir. Onların kıraliçesidir. Turgut Köyündeki Hekate tapınağının bulunduğu yerde 7 km. uzunluğunda bir yer altı tüneli yapılmıştır. Hekate tapınağına bu tünelden yerin altından geçilerek girilir. Bu da Hekatenin yer altı tanrıçası, ölülerin tanrıçası olmasındandır. Hekate yer altı dünyasının kapısının anahtarını elinde tutardı. Bu inanç sonradan semavi dinlere bir cennet-cehennem anahtarı olarak girmiştir. Ayrıca Hekate yolda kalanların, hırsızların, tüccarların ( tüccarlar hırsız olarak da güzüküyordu o sıralar) ve özelliklede falcıların tanrıçası olarakda biliniyordu.

   Hekata tanrıçanın Turgut Köyündeki Lagenia kazılarında yapılan buluntularda bir Hekata kabartması açığa çıkartılmıştır. Toprak kilden pişirilmiş bu kapartma heykelinde en belirgin eşyalar; Hekate tanrıçanın elindeki simgelerdir. Bunlar; Elinde meşale, hançer, kırbaç, yılan ve anahtar figürleri taşımaktadır. Ayrıca Hekate kabartmasında kısrak ve bir dişi it görülmektedir. Günümüzde bile geceleri köpek ulaması ve havlaması duyulduğunda pek çok insan köpeklerin Tanrıça Hekateyi gördükleri için havladıklarına inanmaktadırlar. Bu inanç daha M.Ö. 7. yüzyıllardaki Hekate inancından kaynaklanmaktadır. İnançlara göre Hekata hep geceleri Dolun ay çıktığında dolaşmaktadır. Gece etrafta dolaşan Hekate için de evde akşam süprüntüsü olan çer-çöp ve sofra artıkları bu yüzden götürülür küllüğe dökülürdü. Dersimdeki bu geleneğin kökeninde bu inanç yatmaktadır. Yatağan Turgut Köyündeki Hekate kazılarında açığa çıkartılan Hekate heykellerinde sol elinde görülen çanak ve başında ise aya (hilale) benzer boynuzlar vardır. Üzerindeki giysiler ise palaz gibi uzun bir örtü ile kaplı elbise vardır. Böyle tasvir edilmiştir Hekate  bu tapınakta.

   Daha o zamanlar Hekata tapınak alanlarında çeşitli törenler yapılırdı. Pek çok şenliklerde düzenlenirdi. En çok “Anahtar Taşıma” ve “ Güneşle Doğan Gün” şenlikleri “Gizli Dinsel Törenler” yapılırdı. Hekate için bu şenlikler her yıl düzenli yapılırdı. Bunlar içerisinde en önemli olan “Anahtar Taşıma Şenliği”dir. Bu şenliklerde çeşitli oyunlar oynanır, bir genç kız elinde tuttuğu anahtarı tapınağa götürürdü. Çok ilginçtir! Bu “Anahtar taşıma şenliğine” daha M.Ö. 7. yüzyılda “Klid Ardo” denilirdi. Bu iki sözcük de hala Dersim Dımılice dilinde  “Anahtar getirdi” anlamında kullanılmaktadır. Klid Anahtar demektir. Ardo ise getirdi anlamında bir sözcüktür. Her Dersimli bu gün bu sözcükleri günlük yaşamda kullanmaktadır hala. Bu şenliklerde kurbanlar kesililiyordu ve kesilen kurbanların yağları ateşte yakılıyordu. Et yağlarının kokularının bilinçli olarak etrfa yayılması sağlanıyordu. Daha sonra pişirilen kurban etleri toplu olarak yeniliyordu.

   Homeros eserlerinde Hekateden sıklıkla söz etmektedir. Hesiodos’da ondan çok söz etmektedir. Eski Dersim inaçları olan Hekate tapınımı oradan Yatağan’a getirlilmiştir. Karyalılarca da üstlenilmiş bir inançtır. Buradan da Yunanistana götürülmüş bir inançtır Hekate inancı. Hesiodos tanrıça Hekateye çok büyük ayrıcalıklar tanımıştır. Zaman zaman hekateyi Kybela tanrıçayla kıyaslamıştır.Ona evrensel bir tanrıça özelliği yüklemiştir. Bu özelliklerinden dolayı da Hekate hep Artemis ve Demeter ile karıştırılmıştır. Ayrıca pek çok yerde Hekateye Tahıl tanrıçası sıfatları bile verilmiştir.

   Hekate Tanrıça  Apollon ve Artemis’in teyzesinin çocuğu olarak kabul edilmektedir. Ayrıca ozan Hesiodos Hekateye Titanlar arasında Güneş Soylu Tanrıçalar olarakda görstermiştir. Hesiodos Tanrıça Hekatenin kimliğini şu şekilde açıklamaktadır. Daha o zamanlar her tanrıçanın bir kimliği olurmuş. Hekate:” Kais ile Phoibe’nini iki kızları olur. Birisi Leto. Diğeri ise Asteria” der. Bu ikisözcükte batı dillerinde bir anlam ifade etmemektedir. Ancak bu iki sözcüğün de Dersim Dımıli dilinde de birer anlamları vardır. Leto: Senin yanın, senin yanında demektir. Asteria kelimesi ise Dersim Dımılicesinde Yıldız. Yıldızı, yıldızın anlamındadır. Mitolojiye göre Leto  Zeusla birleşir. Ve bu iklişkiden Apollon ile αrtemis doğar. Apollon ve Artemis sözcüklerininde Dımılice oldujklarını bir kez daha hatırlamak gerekli.  Asteria ise, Perse ile evlenir. Perse kelimeside Dersim Dımılicesinde Soran, sormak anlamında bugünde kullanılmaktadır. Ve Hekate bu ilişkiden doğmuştur. Bütün bu sözcükler, mitolojideki bu Tanrı tanrıça adları Dersim Dımılice kökenli sözcüklerdir. Ve tümüde rastlantı değillerdir.

   Tam da bu sıralar Mezopotamya’dan ve İran’dan pek çok krallıkların orduları, Anadolu’ya girmiş, şehirleri ve bölgeleri kuşatma altına almıştı. Yunanlılara ait kent merkezlerini ve Yunan kolonilerinin deniz yollarını kapatmışlardı. Bölgeye Pers ve onların yandaşlarının saldırıları başlamıştı. Fenikeliler, Milaslılar, Efesliler, Bergamalılar, Didimliler bu orduların ve işgallerin sonucu olarak ilk defa batıya; Atina’ya, Sicilya’ya, Roma’ya doğru göç başlatmışlardı. Bu göçlerle tanrıların göçü de başlamıştı. “Halkların göçü, bu göçte onlara tanrıları da eşlik etmiştir; doğrudan tanrıların göçü; halkların ve uygarlıkların buluştukları ve karşılıklı olarak birbirlerini güçlü bir şekilde etkiledikleri yerlerde gerçekleşmiş olup, bu nedenle de”   bir yerdeki halka ait tanrı inançları yer yer iç içe de girmiştir. Bir kabilenin, bir boyun tanrıçası ve tanrıları başka boyun ve kabilenin tanrılarına rahatlıkla dönüşebilmiştir. Böylece de tanrılar, “kendilerine armağan edilen ölümsüzlükleri nedeniyle, insandan farklılaşmaktadır.” Bu göçlerle; Antik Çağ felsefecileri, filozofları, bilim adamları dalgalar halinde batıya göç etmiş ve Atina’yı yurt tutmuşlardı. Beraberinde o güne kadar kazandıkları bilgi birikimlerini ve deneyimlerini de taşımışlardı. Doğudan, deniz aşrı ülkelerden getirilen mallar artık Miletos yerine daha batıya Atina’ya taşınıyordu. M.Ö. 7. yüzyılda Girit uygarlığının yansımasıyla  öne çıkan Milet ve tüm Ege’de kurulan seksenin üzerindeki kentlerde oturanlarla –M.Ö 545’te Persler daha buraları ele geçirmemişken- Anadolu ve Yunanistan arasında oturanlarla parlak ticari ilişkiler kurulmuştu. Didim, Efes -özellikle- Milet mal değiş-tokuş’unu sağlayan  önemli kentlerdi. Uzakdoğu’dan ve Mezopotamya’dan getirilen mallar ki bunlar arasında en sık gözükenler; metal işleri, silahlar, süslemeli el sanatları, kaplar, gümüş, altın mücevherler, çanak-çömlek, seramik kaplar ve en önemlisi de köle ticareti Yunanistan’a, İtalya’ya tüm kıta Avrupa’sına  Milet limanında gönderilirdi. Bütün şatafat, lüks ve zenginliğin yanında insanlar çok büyük yokluk ve açlık içerisindeydiler. Buna rağmen Anadolu bugün Batılı tarzda algılanan ilerici düşüncelerin kaynağı olma özelliğini elinde tutuyordu. Anadolu’dan Ege’ye Batıya, Atina’ya taşınan yalnız  mallar değildi. Kültürler ve inanç tasarımları da taşınıyordu. Malların karşılıklı değiş-tokuş’u gibi kültür de dolaşıyordu. Değiş tokuş yoluyla hem mallar hem de inançlar dünyayı dolaşıyordu. Mallar gibi kabilelerin dilleri, inançları ve fikirleri de bölgelerarası dolaşıyor, iç içe karışıyordu. Böylelikle bir yerdeki kabilelerin tanrıları başka yerdeki kabilelerin tanrılarıyla aynılaşıyordu. O çağa ait Yunan kent devletlerindeki tapınırlar ve inançlar daha baştan beri Babil ve Mısır’dan etkilenen, Anadolu ve Ege inançları Yunan kent devletlerinin inançlarından ayrılmış ve öyle bir yol izlemiştir. Yunan kent devletleri Makedonya ve Roma devletleri içerisinde eriyince bu kent devletleri bağımsızlıklarını yitirdiler. Dinsel tapınışlar da onlarla birlikte farklılaştı. Yerini Anadolu ve Ege tapınırları aldı.

            İşte! Güneşin batışı sırasında evini süpüren Dersimli kadın, süprüntünün içine ocaktan yanan bir çikil atarak götürüp küllüğe atması ve o süprüntünün içerisinde bulunan ekmek ve yemek kırıntılarını küllüğü dökmekteki amacı,  o kırıntıları; bir Kötülük ve Büyücü Tanrıçaya sunmaktı. Ve süprüntüleri küllüğe dökerken; ‘bunlar da Hekate’dir. Yani -ekmek kırıntıları ve süprüntü olan çer çöp- senin payın, senin hakkındır derdi. Bir Kötülük ve Büyücü Tanrıça olan Hekate inancı bu yüzyıllarda Dersim’den Ege’ye ve Yunanlılara geçti. Bu geleneğin dünyanın hiç bir yerinde uygulanması gözükmezken iki bin altı yüz yıl sonra bugün bile Dersim’de hala köylerde, akşam güneşi batarken evinin süprüntülerini temizleyen Dersimli kadın,  çöplerin içerisine attığı çikili aynı yöntemle götürür küllüğe döker.

            Antik Çağda o sıralar dinsel tapınışlarda Yunanlılar arasında çok ciddi tartışılıyordu. Antik el yazmacıları olan Efesli, Didimli, Miletoslu, Milaslı antik edebiyat yazmacıları bu kültürleri o zamanlar yazıya geçiriyorlardı. Ancak yazıya geçirdikleri o inançları Anadolu’nun, Mısır’ın, Babil’in, Kuzey Kafkasya’nın, Ege’nin değişik yörelerinde derliyorlardı. Yeni yorumlar getiriyorlardı. İyi de yapıyorlardı. Atina, bir gezginci ve tarihçi olan Herodot’la yeni tanışmıştı. Herodot’un gezmediği ülke kalmamıştı. Bazen Mısır’da, bazen Fenike’de, bazen Kafkasya’da ve Anadolu’nun çeşitli diyarlarında dolaşıp duruyordu. Babil’de, İran’da, İskenderiye’de durmadan geziyor ve daha çok da denizcileri dinliyor, öykülerini büyük bir uydurmayla da olsa yazıyordu. Atalarının eski inançlarıyla yeni inançları onda çatışma halindeydi. Ama yine de Herodot’un kafasında hep eski inançlar egemen oluyordu. Oysa o dönemler yeni düşüncelerde çok dolaşıyordu. Yeni düşünceleri benimsemiyordu. Herodot gibi antik çağ edebiyat yazmacılarının derledikleri bu kültürleri sonradan Yunanlılar sahiplendiler. Daha başlangıçta Mezopotamya’da  Sümer, Akad, Babil, Elam, Asur ve ardıllarınca çivi yazısı ile geliştirilen ve Fenikelilerden alınan alfabe; İlyada’da ve Odise’de anlatılan “cesur denizciler, kurnaz tüccarlar ve düzenbaz insan tacirleri” diye sözü edilenlerce Yunanlılara getirildi.  Böylece Yunanlar kendi dilleriyle alfabe geliştirdiler. Homeros destanlarının da bu yazıyla yazıldığı, böylelikle Yunan dili ve alfabesi de ortaya çıkmıştı.  O kültürleri ve inançları yazıya geçirmekle de bu kültürün ve inanç tasarımlarının Yunanlıların  olduğunu sanıyoruz. Yok öyle bir şey! Bu inançların  önemli bir bölümü antik çağ Dersim inanç tasarımlarıdır. Bugüne kadar bütün efsane ve destanlarda anlatılan mitolojilerin Yunan asıllı olduğu biliniyor ve onlara ait olduğu savunuluyordu. Yunan kökenli olarak görülen bu destanların Anadolu, Mısır, Mezopotamya ve Kafkasya orijinli olduğu gerçeği göz ardı edilmiştir.

            Aynı yüzyıllarda Platon, “gizemsel öbür dünya bilgisinin ortamı hazırlanmıştır, öbür dünya bilgisi, kurgusal yeniliklerle geliştirilmiş olmasına, çok bilmiş bir nitelik taşımasına karşın, özünde, eski dindeki en ilkel öğelerden kimilerinin bir yeniden canlanışıdır” diyordu. Ve devamla Platon, dünyanın ilahi sahibinin olduğuna, öbürü dünya ve ahret inancına, cennet ve cehennem inancının ve tek tanrı düşüncesinin doğmasına öncülük ediyordu. Ve kendisinden önceki ozanlardan -Homeros, Heziodos ve Ksenofanes’ten- etkilenmişti. Çok tanrılı inanç tasarımlarından tek tanrılı inanç tasarımlarına geçişi hararetle savunan ilk felsefecilerin bu düşünceleri ve diğer felsefecilerin ve ozanların düşünceleri de bir çatışma yaşıyordu. Tales, Hakateos, Teos, Anaksimondros, Anaksimanes, Demokrat, Aristoteles ve diğer Yunan bilginleri olan bu filozofların çağına göre çok cesur fikirleri sürekli tartışılıyordu. Mısır’da, Babil’de, İskenderiye’de, Anadolu’da o güne kadar biriken her türlü inanç tasarımları ve görüşler sürekli irdeleniyor, evrenin ve doğanın, tanrıların ve insanların inançları deşildikçe çoğalıp gelişiyor ve tüm coğrafyaya yayılıyor, halklar arasında sürekli değişik kahramanlara ve inançlara dönüştürülüyordu.

            Antik Çağ Dersim inanç dizgelerini Yunanistan’a oradan Sicilya ve Roma’ya taşıyan yine Dersim’in otokton -yerleşik- kabileleri olan ve Tevrat’ta adı geçen Rutullar’dır. Rutullar bugün aynı adla Dersim Hozat’ta ve köylerinde yaşamaktadırlar. Rutullar sınıfsız toplumu yaşayan Dersim’in yerleşik kabileleriydiler. Sonradan içlerinde bir çokları batıya doğru yer değiştirdiler. Bu yer değiştirmeler sırasında Avrupa’ya kadar gittiler. Gittikleri yörelerde bir çok krallıklar kurdu ve iktidar oldular. Ve Roma’nın pek çok kralları Dersimli Rutullardı. “Sabinilerin analık hukukuna ilişkin anıları, annesi yoluyla Rutulların Şefi olan, Camilla’nın öykülerinde varlığını sürdürüyordu. Sabinler, Rutullar ve Volsklar aynı soydan geliyorlardı”  Roma kralları Rutullar’dı. Sezar ve Sezar’dan sonraki krallar Dersim’den gitme Rurtllardandı. Sezar kelimesini Dımılice olarak hecelersek; Se; yüz, sıfat, çehre. Se’nin bir anlamı da sayı olarak yüz demek. Zar kökü ise deri, gözenek demektir. Sezar olarak ele alındığında yüzündeki deride yüzlerce gözenekler var anlamına gelir ki, bu da Sezar’ın yüzünde çiçek bozuğu olmuş olabilir,  muhtemeldir ki ona bu isim çiçek bozuğu yüzünden verilmişti.  Rutullar bugün Hozat’ın Derik ve Tavuk köyünde aynı isimle bir boy olarak yaşamaktadırlar. Dersim’de Rutullara akraba boylar olan Lertikliler de eski Dersim boylarındandır. Rut kelimesinin kökeni Dersim Dımılicesinde; çıplak, anlamına da gelmektedir. Rutulların yaşadığı çağa denk gelen süreçte insan henüz giyinmeyi daha yaygınlaştırmamıştı. Zaten tarihte Roma krallarının da giyinişleri, belden yukarı, omuz başları hep açıktır. Sonraki yıllarda bu sitilden giyinişler heykeltıraş ve mimariye de yansımıştır.  

            Yunan ve Roma tapınırları arasına giren pek çok Dersim inançlarını görmekteyiz. Atina Akropolis’indeki bazı inanç tasarımlarının, başlangıçta Hattuşaşta’ki inanç tasarımlarından etkilendiğini ve Hititlerin etkisine giren bu tasarımların da yine Dersim inançlarından gelme olduğunu görmekteyiz. Bunlara da bir göz atarsak; ”Atina Akropolis’indeki Koreler, yani genç kızlar gibi Tanrıça Artemis’e hizmet eden soylu genç kızlar olan kadın avcı ya da savaşçıların yontuları, gün ışığına çıkan kazılarda doğrulanmıştır. Bu anıtlar Hitit etkisinin belirgin” izlerini taşımaktadır. Kore, Dersim Dımıli dilinde ‘küçük kız çocuğu’ anlamındadır.  Eski Yunancada ise oyuncak bebeğe ‘kore’ denir. Dersim’deki bu inanç tasarımlarının kökleri çok daha eskilere dayanmaktadır. Daha sonra Partların kurduğu krallıklar döneminde de görülmektedir. Partlar, M.Ö. 220’den M.S. 225’e kadar Büyük İskender’in ölümünden sonra yerine vekil krallar olarak atadığı Selevkitlerden ayrılıp bağımsızlıklarını ilan ederek, yaklaşık 4-5 asır hükümranlık sürdüler. Tarihteki en son başkentleri Dersim Ovacıktaki Pardi  harabeleri idi. Pardi, Dersim’de küçük bir yerleşim birimi, bir köy olarak aynı adla bugüne gelmiştir. Yıkılan kale ve surlarda henüz hiçbir kazı çalışması yapılmamıştır. Eğer ki orada bir çalışma yapılsaydı bu Porto Dersim kültürüne ait ne varsa gün ışığına çıkmış olurdu.

 

:: Sonraki »