hasta hane | hastahane |
Kalici Baglanti
(0)
Yorum yaz!
9. SINIFLAR TÜRK EDEBİYATI DERSİ 1. DÖNEM 1.YAZILI YOKLAMA SORULARIDIR 1- “Fonetik sanat”, “plastik sanat” ve “ dramatik sanatlar” ne demektir? Birer örnekle açıklayınız 2- Dil olmasaydı hayatımız nasıl olurdu? Düşüncelerinizi yazınız. 3- Aşağıdaki cümlelerde boş bırakılan yerlere uygun sözcükleri yazınız. • Edebiyat ……………… …………….. . ………… ………… ……………… gibi bilim dallarından yararlanır. • Edebî metnin konusu , en geniş anlamıyla doğa ile ilişki halindeki duyan, düşünen, tasarlayan ve yaşayan ………………….dır. • Resmin malzemesi fırça, boya, tuval; edebiyatın malzemesi ise ….……dir. • Metinler ……………………… ve ………………. diye ikiye ayrılır . • Farklı duygu, düşünce ve hayallerin, yeni olay ve durumların zihinde oluşturduğu görüntü ve tasarımların mecazlar ve söz sanatlarıyla ifade edilmesine ……………denir. 4- Mermerden mutfak tezgâhı yapan usta ile mermeri heykele dönüştüren heykeltıraşın yaptıkları arasında ne fark vardır? Açıklayınız. 5- “ KÖŞE” şiirindeki imgeleri, gösteriniz. Şair niye imgelere başvurmuş olabilir, görüşlerinizi yazınız. Sen geldin benim deli köşemde durdun Bulutlar geldi üstünde durdu Merhametin ta kendisiydi gözlerin Merhamet saçlarını ıslatan sessiz bir yağmurdu Bulutlar geldi altında durduk Konuştun güneşi hatırlıyordum Gariptin yepyeni bir sesin vardı Bu ses öyle benim öyle yabancı Bu ses saçlarımı ıslatan sessiz bir kardı Dişlerin öpülen çocuk yüzleri Güneşe açılan küçük aynalar Sert içkiler keskin kokular dişlerin İçinden geçilen küçük aynalar Ve güldün rengârenk yağmurlar yağdı İnsanı ağlatan yağmurlar yağdı Yaralı bir ceylan gözleri kadar sıcak Yaralı bir ceylan kalbi gibi içli bir sesin vardı Sezai KARAKOÇ 6- Yukarıdaki şiirde “sen” denilen kişi kim olabilir? Ne gibi özellikleri vardır? AÇIKLAYINIZ 7- “ Süzme çeşmün gelmesün müjgân müjgân üstüne Çeşm:Göz, Müjgân:Kirpik Urma zahm-ı sineme peykân peykân üstüne Zahm-ı sine: Yaralı göğüs Peykan: Ok Yukarıdaki beyiti açıklayınız. 8- Aşağıdaki dörtlüğü biçim açısından inceleyiniz. ( Ölçüsü, durakları, uyak düzeni, uyak ve redifleri) Ağlama sevdiğim gene gelirim Güzeller içinde seni bulurum İflah olmaz bu dert ile ölürüm Güzeller serdarı giysin karalar 9- Aşağıdaki cümleler doğru ise “D” , yanlış ise “ Y” yazınız. (10) • ( )Sanat metinlerinin anlamı yoktur, anlamları vardır. • ( ) Sanat eserleri bilimsel eserler gibi bilgilendirici ve nesnel olmalıdır. • ( )Sanat eseri biricik ve özgündür. • ( )Bir sözcüğün veya bir ifadenin ait olduğu metnin yapısı ve bütünlüğü içerisinde, değer ve anlam kazanmasına “bağlam” denir. • ( ) Dizelerde ünlü harflerle yapılan ahenge aliterasyon denir. Not: Süre bir ders saatidir. 8. Soru 20, diğer sorular 10 puandır. İstediğiniz sorudan başlayabilirsiniz 1. Fonetik sanatlar işitsel sanatlar demektir. Örneğin müzik ve edebiyat kulağa hitap eder, sese dayalıdır. Plastik sanatlar ise görsel sanatlar demektir. Resim ve mimari gibi. Gözümüze hitap eder. Dramatik sanatlar ise canlandırma söz konusudur. Bir çok sanat dalından yararlanabilir. Tiyatro, sinema gibi..
2. Dil olmasaydı insanlar arası iletişim olmazdı. Böylece topluluk olarak kalınır millet olunamazdı. Sanat, uygarlık gibi kültürel gelişmeler kuşaktan kuşağa aktarılamadığından gelişemezdi. Dolayısıyla kültür olmazdı. Dil hem iletişimi sağlayan bir araç, hem de uygarlık düzeyini belirleyen önemli bir etkendir. 3. Aşağıdaki cümlelerde boş bırakılan yerlere uygun sözcükleri yazınız.(10) • Edebiyat TARİH, PSİKOLOJİ, SOSYOLOJİ gibi bilim dallarından yararlanır. • Edebî metnin konusu , en geniş anlamıyla doğa ile ilişki halindeki duyan, düşünen, tasarlayan ve yaşayan İNSANdır. • Resmin malzemesi fırça, boya, tuval; edebiyatın malzemesi ise DİL dir. • Metinler, ÖĞRETİCİ METİNLER ve EDEBİ METİNLER diye ikiye ayrılır . • Farklı duygu, düşünce ve hayallerin, yeni olay ve durumların zihinde oluşturduğu görüntü ve tasarımların mecazlar ve söz sanatlarıyla ifade edilmesine İMGE denir.
4. Sanat ve zanaat farkı vardır. Mermerden mutfak tezgâhı yapan usta bunu para kazanmak için defalarca yapar. Sanatçı ise o heykeli sanat için bir kez yapar. Sanat eseri biricik ve tektir.
5. Deli köşe, merhametin ta kendisi gözler, merhamet saçlarını ıslatan yağmur, yepyeni ses, bu ses saçlarımı ıslatan sessiz bir kardı, dişlerin öpülen çocuk yüzlerin, güneşe açılan küçük aynalar, sert içkiler keskin kokular dişlerin, rengarenk yağmurlar, insanı ağlatan yağmurlar, yaralı ceylan kalbi gibi içli sesin… bunlar şiirdeki imgelerdir. Bu imgeleri şair duygularını daha iyi anlatabilmek için kullanmıştır, çünkü insan duyguları sınırsız, dildeki sözcükler ise sınırlıdır.
6. Şairin deli dolu günlerinde gelen birisidir. Sevgilisi olabilir. Sakinlik ve merhametli oluşu ilk göze çarpan özellikleridir; sesi ve aynalar gibi dişleri diğer özellikleridir.
7. Gözlerini süzerek bana naz yapma, çünkü naz ile bakarken kirpiklerin üst üste gelince bu bakışların yaralı sineme ok üstüne ok gibi saplanıyor ve yaralarım daha da çoğalıyor. 8. A - Ağlama sevdiğim gene gelirim geL- irim “ irim” :redif A - Güzeller içinde seni bulurum buL-urum “L” Yarım uyak A - İflah olmaz bu dert ile ölürüm öL- ürüm B -Güzeller serdarı giysin karalar 6+5=11 HECE ÖLÇÜSÜ UYAK DÜZENİ:DÜZ UYAK 9. ( D )Sanat metinlerinin anlamı yoktur, anlamları vardır. ( Y ) Sanat eserleri bilimsel eserler gibi bilgilendirici ve nesnel olmalıdır. ( D)Sanat eseri biricik ve özgündür. ( D )Bir sözcüğün veya bir ifadenin ait olduğu metnin yapısı ve bütünlüğü içerisinde, değer ve anlam kazanmasına “bağlam” denir. (Y )Dizelerde ünlü harflerle yapılan ahenge aliterasyon denir.
İÇİNDEKİLER UNITE I METİNLERİN SINIFLANDIRILMASI Metinlerin Sınıflandırılması UNİTE II ÖGRETICI METİNLER 1.Mektup 2.Günlük (Günce) 3.Anı (Hatıra) 4.Biyografi (Hayat Hikâyesi), Otobiyografi 5.Gezi Yazısı (Seyahatname) 6.Sohbet (Söyleşi) 7.Haber Yazıları 8.Fıkra 9.Deneme 10.Makale 11.Eleştiri (Tenkit) ÜNITE III SÖZLÜ ANLATIM Röportaj Mülakat (Görüşme) Söylev (Hitabet, Nutuk) ÜNITE I METİNLERİN SINIFLANDIRILMASI BU BÖLÜMÜN AMAÇLARI Bu ünitenin sonunda; Metinleri sınıflandıracak, Ögretici metinlerin özelliklerini belirleyecek, Sanat metinlerinin özelliklerini kavrayacak, Ögretici metinler ile sanat metinleri arasındaki farkları ögreneceksiniz. NASIL ÇALISMALIYIZ? Bilmediğiniz sözcük ve kavramların anlamlarını sözlüğe bakmadan önce metinden tahmin ediniz. Daha sonra sözcüklerin açıklamasını okuyun. Örnek metni veya metin parçasını dikkatlice okuyup anlatılmak istenen duygu ve düşünceleri kavramaya çalisiniz. Konu içinde size yöneltilen soruları yanıtlayınız. Uyarıları dikkatle okuyun, gerekiyorsa yazınız. Yazar, eser adını ve önemli kavramları yazarak çalisiniz. İncelediğiniz metin türü ile ilgili başka yazıları da okuyarak ögrendiginiz bilgileri değerlendiriniz. Daha geniş bilgi için ansiklopediden, edebiyat tarihinden ve İnternet'ten yararlanınız. METİNLERİN SINIFLANDIRILMASI Metinler gerçeklikle ilişkileri, anlatım biçimleri, işlevleri ve yazılış amaçlarına göre öncelikle sanat metinleri ve ögretici metinler olarak iki gruba ayrılır. I.SANAT METİNLERİ Sanat metinleri, gerçeklerin sanatçının hayal, duygu ve düşünce dünyasında yeniden yorumlanması ve şekillenmesiyle meydana gelir. Sanat metinlerine edebî metinler de denir. Bu metinlerde estetik ön plandadır. Sezdirmek ve hissettirmek esastır. Her okunduğunda yeniden yorumlanmaya açıktır. Edebiyat biliminin içerisinde yer alır. Sanat metinleri kendi içerisinde: A. Şiir (coşku ve heyecanı dile getiren metinler) B. Olay çevresinde oluşan edebî metinler olarak iki gruba ayrılır. A. Şiir (coşku ve heyecanı dile getiren metinler): Duyguları, izlenimleri, coşkuları dilsel bir anlatım içinde ve özellikle dizeler hâlindeki ritimlerle, uyumlarla ve imgelerle açıklayan metinlerdir. B. Olay Çevresinde Oluşan Edebî Metinler: -Kurmacanın (hayal ürünü) imkânlarından yararlanır. -Yoruma dayanır. -Bir olay örgüsü vardır. -Olay örgüsü hayalî olarak düzenlenir. -Kişi, zaman, mekân gibi ögeler yer alır. -İnsana özgü soyut durumlar somutlaştırılır. Olay çevresinde oluşan edebî metinler: 1. Anlatmaya bağlı edebî metinler 2. Göstermeye bağlı edebî metinler olarak iki gruba ayrılır. Anlatmaya bağlı edebî metinler ve göstermeye bağlı edebî metinler arasındaki en büyük fark; birisinin anlatmaya ve okumaya diğerinin ise göstermeye ve seyretmeye bağlı olmasıdır. 1. Anlatmaya Bağlı Edebî Metinler a. Destan b. Masal c. Halk hikâyesi d. Mesnevi e. Manzum hikâye f. Hikâye g. Roman 2. Göstermeye Bağlı Edebî Metinler; a. Geleneksel Türk tiyatrosu (Orta oyunu, Karagöz, köy tiyatrosu) b. Modern Türk tiyatrosu (komedi, dram, trajedi) olarak gruplara ayrılır.
II. ÖGRETICI METİNLER Ögretici metinlerde amaç gerçeğin yeniden yorumlanması değil olduğu gibi anlatılmasıdır. Önemli olan okuyucuya bilgi vermek ya da bilgiyi paylaşmaktır. Bu nedenle ögre tici metinlerde ifadeler açık ve nettir. Her okunduğunda farklı yorumlanmaz. Ögretici metinler; Tarihî metinler (tarihî konuları anlatan ve belgelere dayanan metinler) Felsefî metinler ( felsefî konuları anlatan metinler) Bilimsel metinler (bilimsel gelişmeleri anlatan metinler) Gazete çevresinde gelişen metinler (makale, deneme, sohbet, fıkra, eleştiri, haber yazısı, röportaj vb.) Kişisel hayatı konu alan metinler (anı, mektup, günlük, gezi yazısı, biyografi, oto biyografi vb.) olarak gruplandırılır. Bu ögretici metinler içerisinde edebiyatın ilgilendiği edebî metin türleri "gazete çevresinde gelişen metinler" ve "kişisel hayatı konu alan metinler" içerisinde yer almaktadır. II.ÜNITE ÖGRETICI METİNLER Mektup Günlük (Günce) Anı (Hatıra) Biyografi (Hayat Hikâyesi), Otobiyografi Gezi Yazısı (Seyahatname) Sohbet (Söyleşi) Haber Yazıları Fıkra Deneme Makale Eleştiri (Tenkit) BU BÖLÜMÜN AMAÇLARI Bu üniteyi bitirdiğinizde; Mektup türünün özelliklerini belirleyecek ve bu türde metin oluşturacak, Günlüğün (günce) özelliklerini belirleyecek ve bu türde metin oluşturacak, Anı (hatıra) türünün özelliklerini belirleyecek ve bu türde metin oluşturacak, Biyografi (hayat hikâyesi), otobiyografi türünün özelliklerini belirleyecek ve bu türde metin oluşturacak, Gezi yazısının (seyahatname) özelliklerini belirleyecek ve bu türde metin oluşturacak, Sohbet (söyleşi) türünün özelliklerini belirleyecek ve bu türde metin oluşturacak, Haber yazılarının özelliklerini belirleyecek ve bu türde metin oluşturacak, Fıkra türünün özelliklerini belirleyecek ve bu türde metin oluşturacak, Deneme türünün özelliklerini belirleyecek ve bu türde metin oluşturacak, Makale türünün özelliklerini belirleyecek ve bu türde metin oluşturacak, Eleştiri (tenkit) türünün özelliklerini belirleyecek ve bu türde metin oluşturacaksınız NASIL ÇALISMALIYIZ? Bilmediğiniz sözcük ve kavramların anlamlarını sözlüğe bakmadan önce metinden tahmin ediniz. Daha sonra sözcüklerin açıklamasını okuyunuz. Örnek metni veya metin parçasını dikkatlice okuyup anlatılmak istenen duygu ve düşünceleri kavramaya çalisiniz. Konu içinde size yöneltilen soruları yanıtlayınız. Uyarıları dikkatle okuyunuz, gerekiyorsa yazınız. Yazar adını, eser adını ve önemli kavramları yazarak çalisiniz. İncelediğiniz metin türü ile ilgili başka yazıları da okuyarak ögrendiginiz bilgileri değerlendiriniz. Daha geniş bilgi için ansiklopediden, edebiyat tarihinden ve İnternet'ten yararlanınız. 1. MEKTUP 1. Tanımı Bir haberi, dileği veya duyguyu bir başkasına iletmek için yazılmış yazıya mektup denir. Mektup en eski haberleşme araçlarından biridir. Günümüzde uygarlığın gelişmesi ile haberleşme araçları oldukça çesitlenmistir: gazete, dergi, televizyon, bilgisayar, belgegeçer, İnternet... Mektup, yazının bulunduğu tarihe kadar çikabilen en eski edebiyat türlerinden biridir. Eldeki en eski örnekler, Mısır firavunlarının (M Ö 14-15. yüzyıllar) ve Hititlerin mektuplarıdır. 2. Özellikleri Bir edebiyat türü olarak mektup günümüzde, iletişimdeki hızlı teknik gelişmelere karşin kişinin iç dünyasını yansıtması ve düşüncelerin paylaşimı nedeniyle yerini korumaktadır. Mektup türü dört ana gruba ayrılır: Özel mektuplar Edebî mektuplar İş mektupları Resmî mektuplar 1-Özel Mektuplar Birbirlerini tanıyan kişilerin duygu ve düşüncelerini paylaşmak için birbirlerine gönderdikleri mektuplardır. Mektuplaşan kişiler arasındaki samimiyet, özel mektupların değerini artırır. Özel mektuplar her konuda yazılabilir, o nedenle konuları çok çesitlidir. Ancak konularda güncellik ağır basar. Anlatımında içtenlik ve rahatlık vardır. Hitaplarda da içten ifadelere yer verilir. Bahsedilen konuya göre, mektup yazan kişinin üslubu değişir. Sanatçıların, devlet adamlarının, düşünürlerin özel mektupları yayınlandığında bizler için önemli belgeler olabilir. Özel mektupları, konularına göre alt başlıklar hâlinde adlandırmak da mümkündür: Aile mektupları veya sağlık mektupları (eşe, dosta, yakın akrabaya yazılanlar), Tebrik mektupları (herhangi bir başarı, nikâh, nişan, düğün, bayram, yılbaşi gibi sebeplerle yazılanlar), Teşekkür mektupları (iyilik veya yardım görme gibi sebeplerle yazılanlar), Davet mektupları (davetiyeler, nişan, düğün, gezi vs. sebeplerle yazılanlar), Taziye mektupları, Özür mektupları vs. Bu türdeki mektupların gizliliği vardır ve bu gizlilik kanunla korunmuştur. 2-Edebî Mektuplar Edebiyatçıların birbirlerine ya da dostlarına yazdıkları sanatsal değer taşiyan mektuplardır. Edebî mektuplar, dil ve anlatım açısından sanat değeri taşir. Örnek bir dil ve anlatım kullanılır. Edebî mektuplar belge niteliği taşidıklarından önemlidirler. Bu tarz mektuplardan yazıldıkları döneme ait sanat, edebiyat ve fikir olayları hakkında bilgi edinmek de mümkündür. Tanınmış yazarlar birbirlerine yazdıkları mektuplarla fikir ve sanat olaylarını ve eserleri tartışırlar. 3-İş Mektupları Endüstri, iş ve ticaret alanlarında ya da iş yerleriyle kişiler arasında yazılan mektuplardır. Bu mektuplarda içtenlik aranmaz. İstenilen, açıkça ve anlaşilır bir dille belirtilir. Açıklayıcı anlatım türü tercih edilir. 1. Mektup kâğıdı temiz ve çizgisiz olmalıdır. 2. Mektupların mürekkepli kalemle ya da bilgisayarla yazılmasına özen gösterilmelidir. 3. Mektup kâğıdının sağ üst kısmına yazıldığı yer ve tarih konulmalıdır. 4. Mektup, yazıldığı kişiye uygun bir seslenişle başlamalı ve seslenişten sonra virgül işareti konulmalıdır. Mektupta karalamalar yapılmamalı ve yazım kurallarına uyulmalıdır. Selam ve saygı sözleri sonuç bölümünde yer almalı, selâm, saygı ve teşekkürlerde aşirılığa kaçılmamalıdır. 7. Mektup bitince sağ alt köşesi imzalanmalıdır. 8. Anlatılacak konu kesin ve açık bir dille ifade dilmeli; cümleler kısa olmalıdır. 9. Sözcüklerin kısaltmaları kullanılmamalı; yanlış anlama gelecek sözlere yer verilmemelidir. 4-Resmî Mektuplar Devlet dairelerinin kendi aralarında veya kişilerle devlet daireleri arasında yazılan mektuplardır. Bu tür mektuplarda, konunun uzunluğuna göre tam veya yarım sayfa boyutunda çizgisiz, beyaz kâğıtlar kullanılır. Konu dışında ayrıntılara ve özel isteklere yer verilmez. Konu en açık ve yalın biçimde ele alınır. Resmî mektuplar, biçim yönüyle iş mektuplarına benzer. Resmî mektuplar; başlık, metin ve son kısım diye üç bölüme ayrılır. Başlıkta gönderen makam, dosya numarası, tarih, konu, adres ve ilgiler bulunur. Metin kısmında, doğrudan doğruya işle ilgili konudan söz edilir. Son kısımda ise üst makam yetkilisi alt makamdakine yazıyorsa yazıyı "rica ederim", alt makamdaki üst makamdakine yazıyorsa "bilgilerinize saygıyla sunarım" veya "arz ederim" şeklinde ifadeler yazar. Hiçbir saygı kelimesi kullanılmaz. Sağ tarafa imza atılır. İmzanın altına yazıyı imzalayanın adı ve soyadı yazılır (soyadı büyük harflerle). Bunun altına makam adı, küçük harflerle yazılır, gerekirse kısaltma kullanılabilir.
MEKTUP PLANI Sesleniş, Tarih
(Giriş)…………………………………………………………………………………………… ………………………………………………………………………………………………….. ………………………………………………………………………………………………….. ………………………………………………………………………………………………….. ………………………………………………………………………………………………….. ………………………………………………………………………………………………….. (Gelişme) …………………………………………………………………………………………… ………………………………………………………………………………………………….. ………………………………………………………………………………………………….. ………………………………………………………………………………………………….. ………………………………………………………………………………………………….. ………………………………………………………………………………………………….. (Sonuç)………………………………………………………………………………………… ………………………………………………………………………………………………….. ………………………………………………………………………………………………….. ………………………………………………………………………………………………….. ………………………………………………………………………………………………….. ………………………………………………………………………………………………….. Adres İmza Adı Soyadı
Girişte, mektubun yazılma nedeni açıklanır. Gelişmede, duygu ve düşünceler anlatılır. Sonuçta, iyi dilekler belirtilir.
Dilekçe Dilekçe, bir isteği bildirmek, bir şikâyeti duyurmak veya herhangi bir konuda bilgi vermek amacıyla resmî veya özel kurumlara/kuruluşlara yazılan resmî yazıdır. Dilekçe, herkesin zaman zaman yazmak zorunda kalabileceği bir mektup türüdür. Dilekçe yazarken aşağıdaki hususlara dikkat edilmelidir: Dilekçe metni genellikle kısa olur. Ancak bazı özel durumlarda kâğıdın ön yüzü yeterli olmazsa kâğıdın arka yüzüne yazılmaz ikinci bir kâğıt kullanılır. Konular kısa ve öz olarak belirtilir. Gereksiz ayrıntılara yer verilmez. Dilekçe bilgisayarla, daktiloyla veya mavi ya da siyah mürekkepli dolma kalemle yazılır. Tükenmez kalemle veya kurşun kalemle dilekçe yazılmaz. Dilekçe metni, sayfaya güzel bir kompozisyonla yerleştirilir (Yukarıda kâğıdın dörtte biri kadar, sol tarafta en az 3 cm ve sağ tarafta 1 cm boşluk bırakılmalıdır.). Anlatımın yalın ve duru olmasına özen gösterilir. Dilekçe, hangi kuruma veriliyorsa bu makamın adı başa yazılır. Kurum adının sağ altına kurumun bulunduğu şehir adı yazılır. Dilekçeye sorunla ilgilenecek kuruma veya makama hitapla başlanır. Hitaplar kurumun idari yapısına uygun olmalı ve eksiksiz yazılmalıdır: Ankara Valiliğine, Açıköğretim Lisesi Müdürlüğüne, Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğüne gibi. Daha sonra konunun belirlendiği metin bölümüne geçilir. Bu bir şikâyet dilekçesiyse, şikâyet sağlam kanıtlara dayandırılır. Eğer iş isteme dilekçesiyse, ögrenim durumu, yaş, kısa bir öz geçmiş, kurumca aranan seçkin nitelikler açık seçik belirtilir. Dilekçe bitiminde sağ alt köşeye adı ve soyadı yazılır, imzalanır. Tarih, isim ve imzanın bir satır üstünde yer alır. Sol alt köşeye adres yazılıdır. Dilekçe imzalandıktan sonra sol tarafa açık adres bildirilir. Dilekçeyle birlikte varsa verilen ekler, adresi yazdıktan sonra ekler başlığı altında numara verilerek sıralanır. Evrakın kaybolmaması için (varsa) ekler mutlaka belirtilir. Bir dilekçede sadece bir kişinin imzası bulunur ve imzasız dilekçeler geçersiz sayılır. Örnek Dilekçe T.C. MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI EĞİTİM TEKNOLOJİLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ AÇIK ÖGRETIM LİSESİ MÜDÜRLÜĞÜNE
28-29 Ocak 2006 tarihinde yapılan 2005-2006 eğitim ögretim yılı birinci dönem sınavları sonunda Açık Ögretim Lisesinden mezun oldum. Diplomam düzenlenene kadar, mezun olduğumu gösterir mezuniyet belgesinin tarafıma gönderilmesini arz ederim.
Adres: Ihlamur Çiçegi Apartmanı 10 Mart 2006 S Blok, 12/4 Kanarya Sokak İmza Batıkent / Ankara İbrahim Erdem SAYDIM
Ekler Nüfus cüzdanı fotokopisi (1 adet), Ögrenci kimlik kartı fotokopisi (1 adet). Dil Bilgisi Ses Düşmesi Kimi sözcüklerin çekimlenisinde veya türeyişinde bir sesin düştüğü görülür. Örnekler: çevirilmek - çevrilmek savurulmak - savrulmak göğüs - göğsü boyun - boynu seyir etmek - seyretmek kayıp olmak - kaybolmak emir etmek - emretmek
Kimi birleşik sözcüklerin oluşumunda bir hece veya ses düşmesi meydana gelir. kahve altı - kahvaltı sütlü aş - sütlaç 2.GÜNLÜK (GÜNCE) 1. Tanımı Bir kişinin duygu, düşünce ve gözlemlerini günü gününe yazdığı yazılardır. 2. Özellikleri Yazıldığı günün tarihini taşir. Yazılanlar inandırıcı olur. Anlatılanlar içtenlikle ifade edilir. Kişisel ve özeldir. Günlüklerde yaşanan ve görülenlerle, yazıda anlatılanlar arasında zaman farkı söz konusu değildir. Günlükler okuyucu düşünülerek değil, yazan kişinin yazmak istedikleriyle meydana gelir. Dil Bilgisi Ses Türemesi Kimi sözcüklerde, sözcük yapım eki alırken, pekiştirilirken veya birleşik sözcük oluşturulurken bir ya da birden çok sesin türemesidir Sesli Türemesine Örnekler: Fikr-fikir Zikr-zikir Hükm- hüküm Sessiz Türemesine Örnekler: Af-affetme red-reddetmek 3. ANI (HATIRA) 1. Tanımı Bir yazarın içinde yaşadığı ya da tanık olduğu olayları anlattığı yazı türüne anı (hatıra) denir. Anılar genellikle hangi olaylardan yola çikilarak yazılır? Anılar genellikle onları yazan kişinin de rol aldığı gerçek olaylara dayalı yazılardır. Bu yüzden anlatımı birinci kişinin ağzından yapılır. 2. Özellikleri Yaşanmış olayları konu alır anı yazıları. Tarihsel gerçeklerin ögrenilmesine katkı yapan anılar, tarihçilere yol gösterir. Anı yazıları ögretici ve bilgi vericidir. Anı yazarı, anlattıklarını kanıtlama, belgelerle ifade etmek zorunda değildir. Anı yazarı, gördüklerini ve duyduklarını aradan uzun yıllar geçtikten sonra yazdığı için bellek yanılmalarını önlemek amacıyla mektuplardan, o dönemle ilgili yazılardan ve görgü tanıklarından yararlanabilir. Niçin tanınmış kişilerin yazdığı anılar önemli sayılır? Tanınmış sanat, düşünce, bilim, spor ve siyaset adamlarının anıları onların yaşamlarını ve dönemlerini aydınlatması yönünden oldukça önemli belgelerdir. Anılar siyasi, edebî, askerî ve sosyal içerik taşiyabilir. Anının kesiştiği başka yazı türleri de vardır. Bunlar günlük, otobiyografi, gezi yazısı gibi yazılardır. Günlük ile anı arasındaki fark nedir? Günlük günü gününe yazılır. Anı ise geçmişe yöneliktir, olaylar yaşandıktan sonra kaleme alınır. Günlüklerde öznellik ağır basar. Dil Bilgisi Ses Benzeşmesi (Sert Sessizlerin Benzeşmesi) Dilimizdeki; c,d,g ünsüzleriyle başlayan eklerin sert ünsüzlerle (f,s,t,k,ç,ş,p,h) biten sözcüklere eklendiklerinde; ç,t,k ünsüzlerine dönüşmesidir. Yanlış - Doğru sınıf-da - sınıf-ta tarih-den - tarih-ten çiçek-ci - çiçek-çi kes-gin - kes-kin kaç-dı - kaç-tı dolap-dan - dolaptan Birleşik sözcüklerde bu kuralın aranmaması gerekir. Örnekler: Akdeniz-üçgen-akciğer 4. BİYOGRAFİ (HAYAT HİKÂYESİ), OTOBİYOGRAFİ 1. Tanımı Sanatta, edebiyatta, bilimde, politikada veya başka alanlarda tanınmış kişilerin yaşamlarını anlatan yazı türüne biyografi (hayat hikâyesi) denir. Biyografi daha çok kimler hakkında kaleme alınır? Biyografi, yaşamlarıyla okurların ilgisini çekebilecek kişiler hakkında kaleme alınır daha çok. Biyografi yazan, anlatacağı kişiyi bütün yönleriyle tanıtmalıdır. Biyografinin tarihe, edebiyata ve eleştiriye büyük katkıları vardır. Otobiyografi ile monografi arasında fark var mıdır? Bir kimsenin yaşam öyküsünü kendisinin yazmasıyla oluşan eserlere otobiyografi denir. Bilimsel bir konuyu veya bir kimsenin yaşamını, kişiliğini, eserlerini ayrıntılı olarak inceleyen eserlere monografi denir. 2. Özellikleri Biyografi yazma, çok ayrıntılı bir ön çalismayi gerektirir. Hayat hikâyesi yazılacak kişinin mektuplarından, günlüklerinden, anılarından, yakınlarındaki insanların izlenimlerinden yararlanılır. Biyografi yazıları, öyküleyici anlatımla yazılır. Biyografisi yazılan kişinin; Doğum tarihi ve yeri, Çocuklugu, Ögrenimi, Ailesi ve yetişmesi, Meslek yaşamı, Yetişmesinde etkili olan kişi ve olaylar, Kişiliği ve karakteri, Çevresinde bıraktığı izlenimler, Hizmetleri, Eserleri, Kendinden sonraki kişilere etkileri vb. üzerinde ayrıntılı durulması gerekir. Biyografi yazılırken aşağıdaki kaynaklardan yararlanılır: Biyografisi yazılacak kişinin eserleri, röportajları, söyleşileri vb. Hakkındaki yazılar, hatıralar, kitaplar vb. Ansiklopediler, İnternet'in ilgili siteleri, diğer biyografiler Kişinin yaşayan yakınları, arkadaşları ve meslektaşları Belgeler ve fotoğraflar vb. Dünyada biyografinin ilk büyük yazarı, eski Yunan edebiyatçısı Plutarkhos (Pulutarkos)'tur. Edebiyatımızda biyografilere eskiden tercüme-i hâl denirdi. Klâsik (Divan) edebiyattaki şairlerin yaşamlarını anlatan tezkireler de biyografi örnekleri arasında sayılır.
Dil Bilgisi Ünsüz Yumuşaması (Sert Sessizlerin Yumuşaması) Bir sözcük "p, ç, t, k" harflerinden biri ile bitiyorsa ünlü ile başlayan bir ek aldığında bu harflerin yumuşayarak "b, c, d, g" harflerine dönüştüğünü hatırlayınız. Örnekler: Ocak- ocağı Yurt- yurdum Sevinç- sevinci dolap- dolab sokak- sokağı p, ç, t, k harfleriyle biten her sözcük, ünlü ile başlayan bir ek aldığında b, c, d, g harflerine dönüşmez. Örnekler: Suç-suçu dost-dostu sat- satılmak yak- yakıcı geç-geçer 5. GEZİ YAZISI (SEYAHATNAME) 1. Tanımı Bir kişinin gezip gördüğü yerlerden edindiği izlenimleri, bilgileri aktardığı yazılara gezi yazısı denir. Eskiden geziye çikmayi uğraş edinmiş kimselere gezgin (seyyah), gezi yazılarına da seyahatname adı verilirdi. Gezi yazılarında amaç; yurt içinde ya da yurt dışında gezilip görülen yerlere ilişkin bilgi vermek, o yerlerin güzelliklerini, görülmeye değer yanlarını, insanların yaşayış biçimlerini tanıtmaktır. Gezi yazılarını okuyan kimseler anlatılan yerler hakkında bilgi sahibi olur. Gezi yazıları; tarih, coğrafya, toplum bilimi, hukuk, folklor için de bilgi kaynağıdır. Ünlü gezginlerin seyahatnameleri, insanlar ve ülkeler hakkında önemli bilgiler verirler. 2. Özellikleri Gezi yazıları, insanoğlunun yaşadığı yerlerin dışındaki yerleri görme merakından doğmuştur. Gezi yazılarında anlatılanlar hayal ürünü değil, gerçektir. Gezilip görülen yerler gerçekte olduğu gibi anlatılır. Yabancı terimler ve kavramlar açıklanarak akıcı, anlaşilır bir dil kullanılmalıdır. Okuyucunun kolay bilgi edinmesi için karşilaştırmalar yapılır. Gezi yazısında, okuyucu için sıradan olanların ilgi çekici olanlara yer verilmelidir. Gezi yazısı kaleme alacak olan kişinin halkın yaşayışını, gelenek ve göreneklerini, doğa güzelliklerini, anlatabilmesi için çok iyi gözlem yapması gerekir. Yazarın seçiciliği önemlidir. Görülen yerin kültür, tabiat zenginlikleri, tarihî özellikleri ve yaşama biçimi hakkında okuyucuya bilgi verilir.Gezi yazılarında tanımlama, betimleme ve açıklamadan yararlanılır. Dil Bilgisi Ses Daralması "a,e" ile biten bir fiilin (eylem) sonuna -yor eki geldiğinde "a,e" harfleri daralıp "ı, i, u, ü" harflerine dönüşür. Bu olaya ses daralması denildiğini hatırlayınız. Örnekler: Yanlış Doğru
gelme-yor gelmiyor seve-yor seviyor yazma-yor yazmıyor gülme-yor gülmüyor bulma-yor bulmuyor söyle-yor söylüyor 6. SOHBET (SÖYLEŞI) 1. Tanımı Konuşup, görüşme anlamına gelir. Makale planıyla, bir söyleşi havası içinde yazarın kişisel görüş ve düşüncelerini anlattığı yazılara sohbet (söyleşi) denir. 2. Özellikleri Bir kimse ile konuşur gibi yazılır. Anlatım, samimî konuşma şeklinde olur. Günlük sanat olaylarını ve genel konuları ele alır. Yazarın nükteleri ve içtenliği anlatılanları çekici hâle getirir. Dil Bilgisi Ek Olan "-ki" ve Bağlaç Olan "ki"nin Yazımı Ek olan "-ki"nin sözcüğe birleşik yazılıp ünlü uyumları kurallarına uymadığını; bağlaç olan "ki"nin sözcük olduğu için ayrı yazıldığını hatırlayınız. Örnekler: İçindeki kıvılcımın farkına vardı. Sokaktaki adamda kendini gördü. Benim basketbol topum bahçede, seninki nerede? Bana bunları söylemek istedi ki kendini tutamadı. O kadar ki anlatmakla bitiremez. Senin söylediklerini o fark edemez ki. "dünkü, bugünkü" sözcüklerinin dışında -ki eki ünlü uyumlarına uymaz. "sokaktaki" sözcüğünde olduğu gibi. "hâlbuki, sanki, mademki" gibi birkaç örnekte "ki" bağlacı sözcüğe birleşik yazılır. Ek Olan "-de" ve Bağlaç Olan "de"nin Yazımı Ek olan "-de"nin sözcüğe birleşik yazıldığını; bağlaç olan "de"nin sözcük olduğu için ayrı yazıldığını hatırlayınız. Örnekler: Kalbimde yas var dese de yüzü hep gülüyor, kimseyi inandıramıyordu. Yağmurda ıslandık. Ayakta durmak ona zor geldi. Sizin de bizim gibi düşündüğünüzü sanıyordum. Söylediği sözlere de şaşirdı, yaptığı hareketlere de. Gidip de dönmemek var, gelip de görmemek var. "-de" bağlacı ünsüz benzeşmesi kuralına uyar "-te, -ta" şeklinde kullanılır. "Ayakta" sözcüğünde olduğu gibi. Bağlaç olan "de" için böyle bir durum söz konusu değildir. Her zaman "de, da" olarak kullanılır. Soru Edatı "mi"nin Yazımı Soru edatı olan "mi" kendisinden önce gelen sözcükten ayrı yazılır. Çünkü cümlede bağımsız bir sözcük olarak değerlendirilir. Kendisinden sonra gelen eklerle de birleşik yazılır. Örnekler: Konuşsaydı onu anlar mıydım? Böyle mi esecekti son günümde bu rüzgâr? Söyledikleri yalan mı? 7. HABER YAZILARI 1. Tanımı Toplumda veya tabiatta meydana gelen çesitli olay, durum ve görünümle ilgili bilgi ve duyurulara haber denir. Bu haberlerin halka duyurulması amacıyla hazırlanan yazılara da haber yazıları denir. Haber kaynakları üçe ayrılır: Resmî haberler : En etkili kişilerden ögrenilir. Özel haberler : Halk arasındaki olayların halk tarafından muhabirlere bildirilmesiyle elde edilir. Ajans haberleri : Dünya olaylarını toplayıp her yana bildiren kurumların verdikleri haberlerdir. Haber yazıları konularına göre; Siyasal haber yazıları, Sanatla ilgili haberler yazıları, Ekonomiyle ilgili haber yazıları, Bilimsel ve teknik haber yazıları, Sosyal haber yazıları, Spor haber yazıları olmak üzere gruplandırılabilir. 2. Özellikleri Haber yazılarının günlük ve önemli olması gerekir. Haberler doğru olmalıdır. Kolay anlaşilır; akıcı, açık ve duru olmalıdır. Haber yazıları toplumun büyük bir kısmını ilgilendirmelidir. Yazan kişi anlattıkları karşisında tarafsız kalmalı, yorumdan kaçınmalıdır. Yanlış anlaşilmalara yer verecek cümlelerden kaçınılmalıdır. Anlatılanlar ilgi çekici olmalıdır.
5N 1K (ne, niçin, nasıl, nerede, ne zaman, kim) ifadesi haber yazıları oluşturmada önemlidir. Haber yazıları, 5N lK'da yer alan sorulara verilen cevaplarla genişler. Dil Bilgisi Noktalama İşaretleri Nokta (.) a. Cümle sonunda yer alır. Teslime'nin İbrahim Erdem'i sevdiğini biliyorum. b. Kısaltmalarda kullanılır. vb. , T.C. , Prof. Dr. TBMM, TDK, MEB, AB, TÜBİTAK gibi kısaltmalarda nokta işareti kullanılmaz. c. Sayılarda sırayı belirtir. I. Dünya Savaşi, IV. Murat, 10. ögrenci d. Tarih yazımında kullanılır. 10.03.2005 Virgül (,) a. Eş görevli sözcük, sözcük grupları ve cümleleri birbirinden ayırmak için kullanılır. Matematik, fen, fizik, biyoloji gibi sayısal derslere ilgi duydu. b. Cümle içindeki ara sözleri ve ara cümleleri ayırmak için kullanılır. Beklenmedik bir anda, bunu bilmeliydik, çikip geldi. c. Hitap sözcüğünden sonra kullanılır. Sevgili dostum, yine kalbini kırdım değil mi? d. "evet, hayır, yok" gibi sözcüklerden sonra kullanılır. Evet, bu sözleri duymak beni gerçekten mutlu etti. e. Cümlede özellikle vurgulanması gereken sözcükten sonra kullanılır. Cem, Semih'e bu sözleri söylemiş olamaz. Noktalı Virgül ( a. Bağlı cümleleri ayırmak için kullanılır. Kitaplar kısa sürede okunur; raflara yerleştirilir. b. Virgülle sıralanmış grupları ayırmak için kullanılır. Yaban, Çalikusu, Ateşten Gömlek roman; Yüz Akı, Diyet hikâye; Hemşirem İçin şiirdir. c. "ama, fakat" gibi iki cümleyi birbirine bağlayan edatlardan önce kullanılır. Bugün Ankara'ya yağmur yağmış; ama biz görmedik. İki Nokta ( a. Örneklerden önce kullanılır. Kişi zamirleri şunlardır: ben, sen, o, biz, siz, onlar. b. Açıklaması yapılacak cümlenin sonunda kullanılır. Mutluluklarını gölgeleyen bir şey vardı: Ayrılık. c. Konuşma metinlerinde konuşan kişilerden sonra kullanılır. Babam: Hoş geldiniz. Mustafa: Teşekkür ederim. Örnekler ve açıklamalar dışında iki nokta işaretinden sonra büyük harfle başlanır. Üç Nokta (...) a. Bitmemiş, yarım kalmış cümlenin sonunda kullanılır. Ümit Can'ın da söyleyecek sözleri vardı ki... b. Söylenmek istenmeyen söz yerine kullanılır. Sonunda G... ile görüşüp bir yarışma düzenlenmesine karar verildi. c. Alıntılarda atlanan yerleri göstermek için kullanılır. “… kitaplarını masanın üzerine bırakıp pencerenin yanında duran sandalyeyi getirdi. Yavaşça oturup kimseye selam vermedi." Soru İşareti (?) a. Soru anlamı taşiyan cümlelerden sonra kullanılır. Bu sorunun cevabını biliyor musunuz? b. Cümle içerisinde bilinmeyin bir ifade, yer, tarih vb. için kullanılır. Muhsin Efendi, 1412 - ? yılları arasında Horasan'da yaşadı. Ünlem İşareti (!) a. Heyecan ifade eden (sevinç, korku, hayret, acı vb.) sözcük ve cümlelerden sonra kullanılır. "İmdat!" diye bir ses işitti. b. İfadeye alay anlamı katmak için kullanılır. Bu yıl çok ders çalisacak (!) Derslerinin hepsinden yüksek notlar alacakmış (!) c. Hitaplarda kullanılır. Ey Türk Gençliği! Tırnak İşareti (" ") a. Başkasına ait aktarılan sözler tırnak işareti içerisinde gösterilir. "Sen dinlenmeden iyileşemezsin." dedi. b. Cümlede vurgulanmak istenen söz veya söz grupları tırnak işareti içerisinde gösterilir. Bu sorunu çözmek için "Açık Ögretim Lisesi Müdürlüğüne" bir dilekçe yazınız. Kesme İşareti (,) a. Özel isimlere gelen çekim eklerinden önce kullanılır. Aydın'ın mezuniyet törenine gidemedik. b. Kısaltmalara getirilen ekleri ayırmak için kullanılır. AB'ye uyum süreci uzun zaman alacak. c. Sayılardan sonra gelen ekleri ayırmak için kullanılır. Okula 12'nci ögrenci olarak kaydoldum. Özel isimlerden sonra gelen yapım eklerinden önce kesme işareti kullanılmaz. İstanbullu örneginde olduğu gibi. Konuşma Çizgisi (-) Konuşma cümlelerinden önce kullanılır. Küçük kız elini uzattı: Haydi tut. Neden? Barışmak için. Birleştirme Çizgisi (-) Cümle içerisindeki ara söz veya cümleleri ayırmak için kullanılır. Görenler hayret ederdi. Arabasına kimse eski diyemezdi. Bu araba - dede yadigârı -onunla bütünleşmişti. 8. FIKRA 1. Tanımı a. Gazetelerde; güncel, önemli, özelligi olan konuları belgelendirme gereği duymadan dşisel bir görüş olarak açıklayan kısa yazılardır. b. Bir tür küçük hikâyedir. Olaya dayalı bir anlatımı vardır. Hayattan alınan gülünç olaylar ile soyut konular işlenir. Olaylar bizi güldürürken eğitir. İnsanlar arasındaki çatismalar konu edilir. .2. Özellikleri Her konuda fıkra yazılabilir. Güncel, siyasal, toplumsal sorunlarla ilgili yazılardır. Siyasal ve toplumsal olaylar anlatılırken belgelere, kanıtlara, aşirı ayrıntıya yer verilmez. Geniş kitleyi ilgilendiren günlük olaylardan seçilmiş farklı konular ele alınır. Düşünce ağırlıklıdır. İddialı ve ispatlayıcı yönü çok yoktur. Fıkra yazarı, geniş kitlelere seslendiği için dili kolay anlaşilır, açık ve durudur. Dil Bilgisi Anlam Kayması Sözcüğün eski anlamını kaybederek yeni bir anlam kazanmasına anlam kayması denildiğini hatırlayınız. Örnek: "ucuz" sözcüğü eskiden "değersiz, kolay" anlamına gelen bir sözcükken zamanla anlam kaymasına uğramış ve bugünkü anlamını kazanmıştır. Anlam Genişlemesi Bir sözcüğün ifade ettiği anlamın dışına çikarak kapsamının genişlemesine anlam genişlemesi denildiğini hatırlayınız. Örnek: "ödül" sözcüğü dar anlamda yalnızca güreşte başarılı olanlara verileni karşilarken zamanla bütün başarılı durumlar için verileni karşilamak için kullanılan bir sözcük olmuştur. Anlam Daralması Bir sözcüğün pek çok anlamı varken bu anlamlardan bazılarını zamanla kaybetmesine anlam daralması denildiğini hatırlayınız. Örnek: "oğul" sözcüğü eskiden çocuklar için kullanılan bir söz iken zamanla yalnızca erkek çocuklari için kullanılan bir sözcük hâline gelmiştir. Artık kız çocuklar için " o ğul" sözcüğü kullanılmamaktadır. Sözcük bu anlamını kaybetmiş ve anlam daralmasına uğramıştır. 9. DENEME 1. Tanımı Bir yazarın özgürce seçtiği herhangi bir konu üzerinde kesin yargılara varmadan, kişisel görüş ve düşüncelerini serbestçe anlattığı yazılara deneme denir. Kendisinden önce benzeri yazılar yazılmış olmakla birlikte 16. yüzyılda deneme kavramını ilk kez kullanan Fransız yazarı Montaigne (Monteyn)'dir. Denemeler adını verdiği yazıları, bir edebiyat türünün adı olmakla kalmamış, benzerlerinin de yazılmasına yol açmıştır. Denemenin Amacı; Okuyucuyu düşünmeye yöneltmek, Hayatın gerçeklerini ortaya koymak, Kültür alanındaki değişme ve gelişmeleri fark ettirmek, Birey-toplum ilişkisini dile getirmek vb. Konularına ve Yazılış Amaçlarına Göre Denemeler; Klasik deneme, Edebî deneme, Felsefî deneme, Eleştirel deneme olmak üzere gruplandırılır. 2. Özellikleri Denemede konu özgürce seçilir. İnsanı ve toplumu ilgilendiren her şey (yaşama, ölüm, aşk, sanat, felsefe, din, ahlâk, töre, bilim, siyaset vb.) denemenin konusu olabilir. Deneme yazarı kendisiyle konuşur gibi yazar. Dili doğru ve güzel kullanır. Düşünce ufku geniş ve kendine özgü bilgi birikimine sahiptir. Kendi duygularının dışında başkalarının düşüncelerine de saygı duyar. Denemeci ele aldığı konuyu içtenlikle anlatır. Denemeci, bayağı bir anlatıma inmeden terim ve felsefi kavramların ağırlığından uzak bir üslubu tercih eder. Denemeci, denemenin sonunda kesin bir yargıya, bir sonuca varmak amacında değildir. Deneme, herhangi bir konuda düşündürücü, ögretici, inandırıcı ve ufuk açıcıdır. Deneme rahat okunan bir düşünce yazısıdır. Denemecinin öne sürülen her düşünce ya da savı doğrulama, kanıtlama gibi bir kaygısı yoktur. Deneme, makale ve eleştiriden bu yönüyle ayrılır. Deneme yazarı birçok kaynaktan beslenir: Felsefî, sosyolojik, tarihî tema ve olayların yanında bilimsel veriler ve ünlü kişilerin özdeyisleri olabilir. Yine de denemeci seçtiği konuyu farklı bir yaklaşimla işler. Deneme türünün en eski örneklerini "deneme" terimi daha kullanılmadan önce Eski Yunan ve Latin edebiyatlarında görmekteyiz: Bunlar; Epiktetos'un (Epiktetos) S ohbetler, Eflâtun'un (Eflâtun) Kimi Diyaloglar, Cicero'nun (Çiçero) Kimi Eserleri'dir. Deneme türünün tarihsel gelişimi nasıl olmuştur? Deneme türü özellikle Aydınlanma Çaginda (Rönesans) önemli bir gelişme göstermiş, daha sonra özellikle Romantizm akımından (19. yüzyıl) bu yana yaygınlaşarak çagdas edebiyatın en önemli türlerinden biri hâline gelmiştir.
Fransız edebiyatında bu türün kurucusu olan Montaigne, İngiliz edebiyatında Bacon (Beykın) önemli deneme yazarlarıdır. Deneme türüne özellikle Cumhuriyet Döneminde yakın ilgi gösterilmiştir. . Dil Bilgisi Eş Anlamlı Sözcükler Yazılışları farklı anlamları aynı olan sözcüklere eş anlamlı sözcükler denildiğini hatırlayınız. Üzüntü- keder- dert Beyaz- ak Eş anlamlı sözcükler her zaman birbirlerinin yerine kullanılmaz. Örnekler: "başina dert açmak" deyiminde "baş" sözcüğünün yerine eş anlamlısı olan "kafa" sözcüğünü kullanarak "kafasına dert açmak" şeklinde olamaz. "kara günler" yerine "siyah günler" denilemez. Eş Sesli Sözcükler Yazılışları aynı anlamları farklı olan sözcüklere eş sesli sözcükler denildiğini hatırlayınız. Örnekler: Bir salkım üzüm için Minnet etmem asmaya Ben o yârdan vazgeçmem Götürseler asmaya (asma: üzüm çubugu; asma: asılma eylemi) Karşit (Zıt) Anlamlı Sözcükler Anlam bakımından birbirine karşit olan sözcüklere zıt anlamlı sözcükler denildiğini hatırlayınız. Örnekler: Az-çok ince-kalın uzun-kısa aydınlık-karanlık sessizlik-gürültü 10. MAKALE 1. Tanımı Bir konuda bilgi verirken veya bir gerçeği savunurken, türlü kanıtlardan faydalanan, bunları bilimsel biçimde inceleyen gazete ve dergi yazılarına makale denir. Gazetenin ilk sayfasının ilk sütununda çikan makaleye başmakale; yazarına da başyazar adı verilir. Başmakalede, gazetenin tutumuna uygun fikirlerle günlük genel olaylar yer alır. 2. Özellikleri Makalenin amacı, toplumu ilgilendiren bir düşünceyi geniş halk kitlelerine yaymaktır. Makaleler, bilgi vermeye ve fikirleri açıklayıp kanıtlamaya çalisan yazılardır. Temel ögesi düşüncedir. Bir fikri açıklayıp kanıtlayarak zihinlere aşilamak için yazılır. Makaleler her konuda yazılabilir (edebiyat ve sanat, sosyal, siyasal, askerlik, din ve ahlâk, tıp ve sağlık, spor, kültür, tarih vb.). Makale türü, edebiyatımıza Tanzimat Döneminde gazete ile birlikte Batı'dan giren bir türdür. Düşünce yazıları içinde en ağırbaşlı ve en zor olan tür makaledir. Makalenin amacı bilgi vermektir ama bu bilgi ansiklopedik bilgilerden çok farklıdır. Ansiklopedik bilgide, tanıtma, açıklama, sıralama ve kendiliğinden kesinleşmiş olma özellikleri vardır. Oysa makalede kişilik sezinleten bir anlatım, bir yorum ve inandırma eğilimi, bir amaç vardır. Bilim ve kültür alanında yazılan makaleler, sınırlı bir kültür kesimine ulaşmayı amaçladığından bu makalelerde daha bilimsel bir dil kullanılır. Gazete ve dergilerdeki makalelerse, geniş halk kitlelerine ulaşmayı amaçladığından yazar, dilini daha açık, daha popüler ve daha anlaşilır bir düzeyde tutar, özel terimler kullanmaktan kaçınır. Makale yazarı; Kendi alanında geniş ve köklü bilgiye sahip olmalı, Sorunlara tarafsız bir gözle bakmalı, Dili iyi kullanmalı, Genel kültürü geniş olmalıdır. Deneme ile makale arasında ne fark vardır? Denemelerde kişisel düşünce yer alır. Söylenenlerin kanıtlanmasına ihtiyaç duyulmaz. Denemelerde ele alınan konular, kesin sonuçlara bağlanmaz. Makalelerde ise bilgi vermek, bir fikri açıklamak ön plandadır. Düşünce yönü ağır basar; kanıtlamaya ve açıklamaya dayanır. Kesin bir sonuca ulaşmak hedeflenir.
Dil Bilgisi Sözcük Grupları Deyimler Genellikle gerçek anlamlarını kaybederek yeni anlam oluşturan kalıplaşmış söz öbeklerine deyim denildiğini hatırlayınız.
Aklına düşmek Bağrına taş basmak Ayakları yerden kesilmek İğne atsan yere düşmemek Kaçmaktan kovalamaya vakti olmamak
İkilemeler Anlatımı daha güçlü ifade edebilmek için bir sözcüğün ya aynısını, ya yakın anlamlısını, ya karşit anlamlısını tekrar kullanarak oluşturulan söz öbegine ikileme denildiğini hatırlayınız. Örnekler: Beyaz beyaz tomurcuk Yalan yanlış konuşmalar İyi kötü günler Biri anlamlı biri anlamsız iki sözcüğün de ikileme oluşturabileceğini unutmayınız. Örnekler: Yırtık pırtık elbise Çarpik çurpuk bacak Tamlamalar İsim tamlamaları ve sıfat tamlamaları da sözcük grupları içerisinde yer almaktadır. Gülün rengi solmuş. (Belirtili isim tamlaması) Evin içini çocuk sesleri doldurdu. (Belirtisiz isim tamlaması) Köye asfalt yol yapıldı. (Takısız isim tamlaması) Bilgisayarın klavyesinin tuşlarını temizledim. (Zincirleme isim tamlaması) Keskin sirke küpüne zarar. (Sıfat tamlaması) Edat Grubu Edatlarla (için, ile, gibi, beri, üzere vb.) kurulan sözcük gruplarını örneklerle hatırlayınız. Bu kitap, çocuklara göre değil. Onun kadar dürüst bir insan görmedim. Sabahtan beri ders çalisiyor. Bu mektup senin için yazıldı. Ünlem Grubu Ünlemlerle (ay, ey, eyvah, oh vb.) oluşan sözcük gruplarıdır. Örnekler: Vay be! Bu sözleri o mu söyledi? Ey güzel İstanbul! Unvan Grubu Akrabalık sözcükleri ve bir kişinin unvanını bildiren sözcüklerle kurulan söz öbekleridir. Sorunuza Hasan Bey cevap verecek. Pakize Teyze, Didim'e tatile gitti. Erzurumlu Emrah'ın bir şiiri okundu. Çolak Salih neden çolak olduğunu anlatmak istemedi. Unvan olan sözcük, bir kişinin mesleği, nereli olduğu, rütbesi veya kişiliği ile ilgili bir sözcük olabilir.
I.ÜNİTE
1.SUNUM 2.TARTIŞMA 3.PANEL
II.ÜNİTE
ANLATIM VE ÖZELLİKLERİ 1.ANLATIMA HAZIRLIK 2 ANLATIMDA TEMA VE KONU 3 ANLATIMDA SINIFLANDIRMA 4 ANLATIMIN VE ANLATICININ AMACI 5 ANLATIMDA ANLATICININ TAVRI 6 ANLATIMIN ÖZELLİKLERİ 7 ANLATIMIN OLUŞUMU 8 ANLATIM TÜRLERİNİN SINIFLANDIRILMASI
III. ÜNİTE ANLATIM TÜRLERİ
1.BETİMLEYİCİ ANLATIM 2.ÖYKÜLEYİCİ ANLATIM 3.COŞKU VE HEYECANA BAĞLI (LİRİK) ANLATIM 4.DESTANSI(EPİK)ANLATIM 5.EMREDİCİ ANLATIM 6.ÖĞRETİCİ ANLATIM 7.AÇIKLAYICI ANLATIM 8.TARTIŞMACI ANLATIM 9.KANITLAYICI ANLATIM 10DÜŞSEL (FANTASTİK) ANLATIM 11.GELECEKTEN SÖZ EDEN ANLATIM 12.SÖYLEŞMEYE BAĞLI ANLATIM (DİYALOG) 13.MİZAHİ ANLATIM
I.ÜNİTE
1.SUNUM
İnsan hayatı, bir toplumun içinde mevcuttur. Bu toplumda her an insanlarla iletişim içindeyiz. Konuşurken, yazarken,bakarken,ve hasılı her zaman bir iletişimle ,bir sunumla karşı karşıyayız. Lokantayı seçerken bile garsonların servisine dikkat ederiz. Garsonun dış görünüşü, işteki ustalığı, müşteriye karşı tavrı o lokantayı seçmemizde birinci derecede etkilidir. Yemekler çok güzel ve kaliteli olabilir; ancak onu sunan bunu gerektiği gibi sunmuyorsa yani kendisi bal; yüzü sirke satıyorsa, yemekler ne kadar kaliteli olsa da asla bir daha orayı tercih etmeyiz. Öğretmenlerimiz derslerde cd, vcd, tepegöz, slayt, internet, bilgisayar gibi teknolojilerden yararlanırlarsa; dersi daha iyi sunmak için gayret ederlerse bizim dersi daha iyi anlamamızı sağlarlar. Sonuç olarak hayatımızın her köşesinde karşılaştığımız sunum konusunu bilmek ve en etkili biçimde kullanmamız gerekir. Bilgileri yenileyen, pekiştiren, hatırlatan, önemli nokta/an öne çıkaran; bir çalışma sonucunu açıklayan; laboratuvar araştırmalarını sunan, anket sonuçlarını ifade eden; önemli olay ve olguları dile getirmek üzere yapılan konuşmalara sunum adı verilir. Sunumda amaç; bilgileri yenileme, araştırma ve anket sonuçlarını değerlendirme, bilime katkıda bulunmadır. Sunumlarda dinleyici kitlesinin, konuya ilgi duyan kişilerden oluşur ve sunumda eldeki teknik imkânlardan yararlanmaya özen gösterilir
Sunumdan önce yapılması gerekenler
Sunumu yapan kişinin sunumdan önce bazı noktalara dikkat etmesi gerekir.
Öncelikle bir konu seçilmelidir. Bu konu güncel olmalıdır.
Sunumun hazırlığında bol ve değişik kaynaktan yararlanmak faydalıdır.
Sunum yerinin daha önceden görülmesi gerekir.
Prova yapma, kullanacağı malzemelerin kontrolü sunumu yapan kişinin amacına ulaşmasında yararlı olacaktır.
Sunum sırasında yapılması gerekenler
Sunum esnasında ciddi, ağırbaşlı, temiz ve derli toplu görünüm önemlidir.
Sunum yapacak kişi konuşma anında ses tonuna, jest ve mimiklerine, sahneyi veya kürsüyü rahat kullanmaya özen göstermelidir.
Konuşmacının dinleyicilerle, başta bakışlar olmak üzere, vücut diliyle iletişim kurması daha etkili olur.
Konuşmacı ses ve kelimelerin doğru telaffuza özen göstermesi gerekir.
Sunumda, bilgisayar, cd, disket, projeksiyon cihazı, slayt makineleri, mikrofon gibi teknolojik araçlardan faydalanabiliriz.
Görsel malzemenin en az espri kadar konuşmanıza ilgi ve tat katacağını unutmamalıyız.
Görsel malzemenin kullanılış amacı: Dinleyicilerin verilen bilgileri iyi algılamaları için Fikirleri, kavramları vb. anlatırken zaman kazanmak için Yanlış anlamalardan kaçınmak için Fikirleri sağlamlaştırmak için Tat ve espri katmak için İyi hazırlanmış görsel malzemeyi, konuşmacı konuyla güzel ve uyumlu bir şekilde kullandığı zaman başarılı olur. Aksi durumlarda görsel araçlar dinleyicinin dikkatini dağıtabilir. Başka konuşmacı görsel malzeme kullanıyor diye değil, sizin konuşmanız görsel malzeme gerektiriyorsa kullanmalısınız. Rakamlar, söylendiklerinde anlaşılmaları güç şeylerdir. Görsel olarak sergilendiklerinde daha kolay anlaşılır. Konuşmada; %55 görüntü, %38 ses, %7 sözler etkili olduğuna göre buradan slaytın önemi daha iyi ortaya çıkar..Bu yüzden sunum esnasında, slaytlarda, konunun önemli yönlerini belirten özlü, açık ve etkili ifadeler yer almalıdır.Slayt metinlerini dinleyiciler dikkatle okurlar.Slaytlarla konuşma eş zamanlı olarak verilmelidir.
Sunumda, gerektiğinde daha önce hazırlanmış bazı belgeler, grafikler ve şekiller kullanılabilir. Malzemeleri bir başkası kullanacak ise konuşmacı ile malzemeleri kullanan kişi arasında uyum kaçınılmazdır.
Sunumda gereksiz ayrıntılara girilmemesi gerekir.
Sunum sonrasında yapılması gerekenler
Sunum yapan konuşmacı sunumdan sonra dinleyicilerin soru sormalarına müsaade etmelidir.
Konuşmacı sorulan sorulara tartışmaya girmeden doyurucu,açık ve net cevaplar vermelidir.
2.TARTIŞMA
Bilgi, paylaşarak çoğalır. Eğer ilk insandan bu yana insanlar düşüncelerini birbirleriyle paylaşmasalardı doğru, iyi ve güzeli bulamazlardı. Bilimin ve teknolojinin gelişmesini de bu bilgi paylaşımına borçluyuz. Bütün bunlar da tartışmayla olur. Tartışma, bir nevi paylaşmadır. Her şeyin zıttıyla var olduğunu düşünürsek, tartışmada her düşüncenin karşıtını alarak zenginleşir. Tartışmayla analiz ve sentez yeteneğimizi geliştiririz. Kısaca tartışma olmasaydı insanlık gelişmez, hayat tekdüze, renksiz ve tatsız olurdu. Bir sorunun tartışılarak çözülebileceğine inanıyoruz. Bir konu enine boyuna tartışılarak artıları, eksileri ortaya konur. Böylece bir uzlaşma sağlanabilir."Doğrular, düşüncelerin çarpışmasıyla ortaya çıkar." sözü, tartışmanın önemini ortaya koyan bir sözdür. İnsanlar, farklı farklı düşüncelere sahiptir. "Akıl akıldan üstündür." derler atalarımız. Buradan hareketle farklı fikirlerin ortaya konduğu tartışmalarda bizim bilmediğimiz veya farklı açıdan bakmadığımız fikirleri görme imkânı bulabiliriz. Böylece paylaşılan bu fikirler bizleri doğruya ulaştırır.
Tartışma, bir konu çevresinde lehte ve aleyhte karşılıklı düşünceleri ortaya koyma, problemlere cevap ve çözüm bulma; gerçek, doğru, iyi ve güzel olanı birlikte aramaktır. (Doğru, iyi ve güzelin zamana bağlı olduğunu unutmamak gerekir.) Tartışmada; karşılıklı saygı ve hoşgörü, nazik, toleranslı, sabırlı olma; konuşma kurallarına, verilen zamana ve sıraya uyma amaca ulaşmada yararlıdır. Tartışmada bir konuda edinilmiş peşin hükümlerin, önceden alınmış kesin kararların, bilineni farklı cümlelerle devamlı tekrar etmenin, konu dışına çıkmanın tartışmaya yarar sağlamayacağı açıktır. Tartışmayı yöneten bir başkana ihtiyaç vardır. Başkanın; konuyu ortaya koyup sınırlaması; konuşmacıların konu dışına çıkmalarını, konuyla ilgisiz ve gereksiz konuşmalarını engellemesi, konuşmacıların birbirini suçlamaya yönelik konuşmalarına izin vermemesi, tartışmanın kurallarına uygun yürütülmesini ve bir sonuca ulaştırılmasını, bu sonucun da bir rapor haline getirilmesini sağlaması gerekir.
Bazı tartışmaların sonuçları yalnızca basın aracılığıyla duyurulur; bazıları ise basına ve halka açık olur. Dinleyicilerin huzurunda, dinleyiciler için gerçekleştirilen bu tartışmalarda konuşmacılar tartışma konusundaki bilgi, birikim, görgü, düşünce ve kanaatlerini halka iletirler; onları bilgilendirmeyi, yönlendirmeyi amaçlarlar. Bu tip tartışmalarda kamuoyu yaratma endişesi konuşmacı-dinleyici ilişkisini belirleyen önemli faktördür. Tartışmalar düzenleniş amaçlarına, hedef dinleyici kitlesinin zevk, kültür ve anlayışına göre değişik nitelikler kazanır.
Tartışmalarda dil, gönderme ve anlatım işleviyle kullanılır. Burada dilin çift işlevliliğinden söz edebiliriz. Mesela “Açık oturum, bal rengi, ipek böceği, karış karış, ruh bilimi, un helvası, yaban gülü. Bunların her biri birer birleşik kelimedir. Birleşik kelime, çünkü iki söz bir araya geliyor ve tek bir kavrama karşılık olu¬yor. Ama bu tek kavramı oluşturan sözlerden her biri kendi anlamını koruyor. Bunlar ayrı yazmakla bir ke¬lime olma özelliğini yitirmez." cümleleri dilin gönderme işlevi olan cümlelerdir. “Teşekkür ederim Sayın Başkan. Burada oturan hocalarımızın hepsi bizden oldukça büyük ve bazıları şahsen hocam oldular. Bu yüzden incitici veya kıncı şeyler söylemem tabi ki beklenemez." Cümlelerinde ise dil, anlatım işleviyle kullanılmıştır. 3. PANEL Panel tartışma türlerinden bir tanesidir.Toplumu ilgilendiren bir konunun dinleyiciler önünde, sohbet havası içinde, uzmanları tarafından tartışıldığı konuşmalara panel denir. Açık oturum ile panel özellikleri yönüyle birbirlerine çok benzerler. Hatta bazı kitaplarda panel ile açık oturum aynı konuşma türü olarak verilir. Arada sadece üslup farkı vardır.
Panelde amaç, bir konuda karara varmaktan ziyade sorunu çeşitli yönleriyle aydınlatmak, farklı görüşlerle farklı anlayışları ortaya koymaktır.
Panelde de bir başkan bulunur. Konuşmacı sayısı 3 ile 6 arasında değişebilir. Konuşmacılar, uzmanı oldukları konunun ayrı birer yönünü ele alırlar. Konuşmalar, açık oturumda olduğu gibi başkanın verdiği sıraya ve süreye göre yapılır.
Panelin sonunda, dinleyiciler panel üyelerine soru sorabilirler. Tartışma dinleyicilere de geçerse o zaman tartışma, forum şekline dönüşür.
DİĞER TARTIŞMA ÇEŞİTLERİ
MÜNAZARA nedir Birer cümle halinde ifade edilen bir tezle antitezin, iki grup arasında bir hakem heyeti (jüri) huzurunda tartışıldığı konuşmalara münazara denir. Tartışmalarda yarışma kaygısı olmadığı halde, münazaralar birer fikir ve söz yarışmasıdır. Tartışmalar için geçerli olan kurallar, münazaralar için de geçerlidir.
Bir başkan yönetiminde, jüri önünde yapılan münazarada gruplardaki konuşmacı sayısı bir ile dört arasında değişebilir. Her grup kendi grup sözcüsünü (veya başkanını) önceden belirler. Münazaranın uygulanış şekilleri arasında küçük farklılıklar olmakla birlikte grup sözcüleri sırasıyla gruptaki arkadaşları tanıtırlar ve konuyu hangi yönlerden ele alacaklarını belirtirler. Daha sonra grup üyeleri konuşmalarını yapar. Son olarak sözcüler savunmalarını yaparak münazarayı bitirirler. Jüri, konuşmacıların hazırlıklarını, savunmalarını ve konuşmadaki başarılarını göz önünde bulundurarak bir değerlendirme yapar ve galip tarafı belirler. Münazaralar genellikle sınıf ortamında yapılan tartışmalardır.
BİLGİ ŞÖLENİ ( SEMPOZYUM) Bir konunun çeşitli yönleri üzerinde, aynı oturumda, konunun uzmanı değişik kimseler tarafından (çoğunlukla akademik konularda) yapılan seri konuşmalara bilgi şöleni (sempozyum) denir.
Bilgi şöleni, diğer konuşma türlerine göre daha ilmi ve ciddi bir sohbet havası içinde geçer. Konuşmacılar, konuyu kendi ilgi alanları açısından ele alırlar. Mesela, Yunus Emre konulu bir bilgi şöleninde konuşmacılardan biri onun yaşadığı dönemdeki siyasi gelişmeleri ele alırken; bir başkası Yunus Emre'nin şiirlerindeki insan sevgisinden bahsedebilir. Bilgi şöleninde amaç, konuyu tartışmak değil, uzmanları tarafından olumlu ve olumsuz yönleriyle değerlendirilerek konuya bir çözüm üretmektir. Konuşmaların sonunda oturum başkanı, konuyu özetler ve çıkan sonucu dinleyicilere aktarır.
Bilgi şölenini, oturum başkanı yönetir. Konuşmacı üyelerin sayısı üç ile altı arasında değişebilir. Üyelerin konuşma süreleri genellikle beş dakikadan az, yirmi dakikadan çok olmaz. Bilgi şöleni, konunun önemine ve uzunluğuna göre oturumlar halinde, ayrı salonlarda birkaç gün boyunca da sürebilir. Bu nitelikteki konuşmalar genellikle akademik konularda olur.
AÇIK OTURUM nedir
Geniş halk kitlelerini ilgilendiren bir konunun, uzmanlarınca bir başkan yönetiminde dinleyici grubu önünde tartışıldığı konuşmalara açık oturum denir. Açık oturum, büyük bir salonda dinleyiciler önünde yapılabileceği gibi stüdyoya davet edilen dinleyiciler önünde veya dinleyici grubu olmadan da radyoda ya da televizyonda yapılabilir.
Konuşmacı sayısının üç veya beş kişi olarak tespit edildiği açık oturumlarda başkan önce konuyu açıklar, sonra konuşmacıları tanıtır ve sırayla söz verir. Başkanın konu hakkında bilgi sahibi olması gerekir. Başkan, sırasıyla ve dönüşümlü olarak konuşmacılara sorular yöneltir, gerektiğinde kısa bir değerlendirme yapar. Tartışma boyunca tarafsız olmak, konuşmacılara verilen süreyi dengeli bir şekilde ayarlamak, tartışma kurallarının dışına çıkılmasını engellemek başkanın görevleri arasındadır. Açık oturumun süresi konuya göre ayarlanmalıdır.
FORUM
Bir başkanın yönetiminde, toplumu ilgilendiren bir konuda, farklı gruplardan oluşan dinleyicilerin söz sı¬rası alarak konuşma kuralları içerisinde yaptıkları tartışmalara forum denir. Forum, panelin devamında yapılacaksa başkan, panelin süresini bir saat; forumun süresini de yarım sa¬at olarak sınırlayabilir. Bu durumda, panelden sonra forum yapılacağı konuşmalara başlanmadan duyurul¬malıdır.
Forum, toplu tartışmaların başlı başına bir çeşidi sayılmamakla birlikte, dinleyicilerin konu üzerinde da¬ha aktif ve farklı bakış açılarıyla düşünmelerini sağlar. Foruma davet edilen uzmanların görüşlerine de müracaat edilerek ortaya çıkabilecek yanlış anlayışların önüne geçilir.
Esasen forumda amaç belli kararlara varmak değil, konuyu değişik anlayışlarla, farklı boyutlarıyla ortaya koymaktır.
Forumda söz alan dinleyiciler, konuyla ilgisi olmayan özel sorunlarına değinmemelidir.
Sorular kısa, açık ve net olmalı, tartışma saygı kuralları içerisinde, kıncılıktan uzak, samimi bir hava içerisinde yapılmalı, tartışmadan beklenen amaca yardımcı olunmalıdır.
1.ÜNİTEDEKİ KONULARLA ALAKALI ÖZET BİLGİLER
Münazara birer cümle halinde ifade edilen bir tezle antitezin, iki grup arasında bir hakem heyeti (jüri), huzurunda tartışıldığı konuşmalarken; bilgi şöleni (sempozyum) bir konunun çeşitli yönleri üzerinde, aynı oturumda, konunun uzmanı değişik kimseler tarafından (çoğunlukla akademik konularda) yapılan seri konuşmalardır. Açık oturum geniş halk kitlelerini ilgilendiren bir konunun, uzmanlarınca bir başkan yönetiminde dinleyici grubu önünde tartışıldığı konuşmalardır. Forum ise bir başkanın yönetiminde, toplumu ilgilendiren bir konuda, farklı gruplardan oluşan dinleyicilerin söz sırası alarak konuşma kuralları içerisinde yaptıkları tartışmalardır. Görülüyor ki münazara bir fikir yarışmasıdır. Diğer tartışmalarda böyle bir durum söz konusu değildir. Tartışmalar dinleyici önünde yapılırken dinleyicilerin de aynı zamanda tartışanların aynı kimseler olduğu tartışma olan forumlar bu yönüyle diğer tartışmalardan ayrılırlar.
Tartışmanın hiçbir adabına uymadan yapılan ağız kavgasına, çekişmeye münakaşa denir. Tartışma ise bir grubu (veya çoğunluğu) ilgilendiren, daha önceden belirlenen bir konu hakkında farklı düşünceleri olan kişilerin konuyla ilgili görüşlerini açıklamak, konuyu (veya sorunu) çözmek, muhatabın zayıf yönlerini aramak amacıyla bir araya gelerek yaptıkları karşılıklı konuşmaya denir. Louis D. Brandeis, "Her münakaşanın temelinde birisinin cahilliği yatar."demiştir
Hemen bütün tartışmalarda oturum başkanı ve üyeler vardır. Bilgi şöleni, diğer konuşma türlerine göre daha ilmi ve ciddi bir sohbet havası içinde geçer. Bilgi şöleninden amaç, konuyu tartışmak değil, uzmanları tarafından olumlu ve olumsuz yönleriyle değerlendirilen konuya bir çözüm üretmektir. Bu yönüyle bilgi şöleni, diğer tartışma türlerinden ayrılır. Açık oturum ile panel, toplumu ilgilendiren bir konunun dinleyiciler önünde, sohbet havası içinde, uzmanları tarafından tartışıldığı konuşmalar olduğundan birbirlerine çok benzerler. Panelin sonun¬da, dinleyicilerin panel üyelerine soru sorması ve dinleyicilerin de tartışmaya katılması tartışmanın forum şekline dönüşmesine neden olur. Bu nedenle panellerin forumla iç içeliği söz konusudur.
Açık oturum, panel, bilgi şöleni, forum gibi tartışmalar dinleyicilerin huzurunda dinleyiciler için gerçekleştirilmektedir. Bu tartışmalarda konuşmacıların tartışma konusundaki bilgi, birikim, görgü, düşünce ve kanaatlerini halka iletip onları bilgilendirmeleri ve yönlendirmeleri amaçlanır. Bu tip tartışmalarda kamuoyu yaratma endişesi konuşmacı-dinleyici ilişkisini belirleyen en önemli faktördür.
ÜNİTE II ANLATIM VE ÖZELLİKLERİ 1.ANLATIMA HAZIRLIK Tarih yazıyla başlar. Tarih, geçmişte toplumların yaşayışlarını uygarlıklarını inceler.Öyleyse uygarlığın dayandığı temel, işaretlerdir. Harflerdir. Sözcüklerdir. Kısaca yazıdır, anlatımdır. Bir toplumun kültürel birikimini, değerler sistemini geride bıraktığı yazılı belgelerde buluruz. Bu yüzden insanoğlunun en şaşırtıcı buluşlarının başında yazı gelir. Yazı bulunmasaydı insanlığın binlerce yıl içinde yaşadıkları, günümüze kadar gelmeyecekti. İnsanoğlu yazıyı bularak düşünmeyi duygu ve düşüncelerini başkalarına ulaşamaya¬caktı. Kendinden sonrakilere iletmenin yoluna da bulmuş oldu. Bütün zamanlarda insanların yazılı kültür etrafında toplanmaları her geçen gün kendilerini geliştirmeleri de yazı ile sağlandı. Düşündüklerini, yaşadıklarını, gördüklerini yazıya döken insan öldükten sonra da dünyada bir iz bırakabiliyordu. Yazı artık insanoğlunun ortak aklı, belleğiydi. Niçin yazı yazdığımızı düşündünüz mü? İnsan düşüncesini yazarak geliştirebilir. Yazmanın bütün çağlarda vazgeçilmezliği, eşsizliği nereden kaynaklanmaktadır. Horatius’a göre, “Bilgi, iyi yazmanın kaynağıdır.” İlya Ehrenburg, “ Başkalarının duyduklarını kendimde duyabilmek için yazıyorum ” d e r. Öyleyse başka insanların acılarını sevinçlerini, kederlerini, kaygılarını, içimizde duymak için yazarız. Fareler ve İnsanlar , romanıyla tanıdığımız John Steinbeck’in deyişiyle yazmak en büyük gereksinimdir. Selahattin Batu, “Ancak yazmaya başlayınca bir gerçek oluyorum. Kişiliğim ancak o zaman ışığa dönüyor. Bir devirden belirsizden şekillere doğru kurtuluyorum.” diyerek insanı kişiliğini bulmanın altını çizmektedir. Kısaca; Haldun Ta n e r’in de dediği gibi, “ Yaşamak yazmaktır.” Hepimiz biliyoruz ki iyi metin oluşturarak söyleyeceklerimizi düzgün anlaşılır bir biçimde anlatmak zorundayız. Hayatımızın hemen her döneminde karşımıza çıkan yazılı anlatımda bulunması gereken bazı özellikler vardır. Bu nitelikler sözcüklerin doğru seçilmesi, cümlelerin gereği gibi kurulması ve birbirlerine mantıksal bir ilgiyle bağlanması, konuda birliğin sağlanması, bilgilerin doğruluğu, duyguların içtenliğidir. Bu saydıklarımın yanısıra anlatıma uygun bir iletişim biçimi seçilmesi,yazım kurallarına uyulması, noktalama işaretlerinin yerinde kullanılması, yazılı bir metinde bulunması gerekenlerin başında gelir. Sözcükler anlatımın başlıca öğesidir. Anlatımda sözcüklerin doğru seçilmesine her zaman özen gösterilmelidir. Ünitenin başında modern Türk hikayesinin öncülerinden Sait Faik Abasıyanık'ın “Haritada Bir Nokta” adlı hikâyesini okuduk. Yazar, tanık olduğu kendisini çok üzen bir olaydan yola çıkarak, yazdığı ünlü hikâyesinin sonunda şöyle der, “Söz vermiştim kendi kendime yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka neydi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet, neme gerekti. Yapamadım koştum tütüncüye. Kalem kâğıt aldım oturdum. Adanın tenha yollarında geçerken canım sıkılırsa, küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm.Yazmasam deli olacaktım.” Bu finalden yazının, anlatımın insan için ne kadar anlamlı, önemli, vazgeçilmez olduğunu anlıyoruz.Ancak yazmaya başlamadan önce ve sonra dikkat edeceğimiz nok¬taları hiç aklımızdan çıkarmadan.
Duygularımızı, düşüncelerimizi, zaman zaman çeşitli zorunluklarla, dışa vurmak zorunda kalırız. Bu bazen bir mektupla ya da bir hikâyeyle dile getirdiğimiz duygu ve d üşü n d ü k l e r i m i z d i r. Bütün yazılı anlatımların çıkış noktası budur. Yazan kendini ifade eden herkes başkalarıyla iletişim kurmak ister. Ceyhun Atuf Kansu, yazma isteğini aşağıda okuyacağınız bir yazısında kendisini yazmaya itenin ne olduğunu sorgular. Kendi kendine “ Beni yazı yazmaya iten nedir?” Yazma bir çeşit eylemdir. Acıyı yok edebilir miyim? Karanlığı , tutsaklığı, yok edebilir miyim? Burada şiir düz yazı eylem gücü kazanır. En sonu bir bireyim ben. Bir tek insanım. Benim eylemimdir yazı. Bireysel eylemimdir. Bir de deyimleme içgüdüsü var.Bir içgüdüdür yazı yazmak. Şiir, müzik, resim, deyimleme içgüdüsü. Kendini, doğayı, toplumu, insanları ve sonsuz çıkmazı, ölümü deyimleme ama insan en çok neyi deyimleyebilir, kendisini. Yazmak dünyayı tanımaya çalışmak, kendisiyle ve başkasıyla iletişim kurmaktır. Böylece yazı yazan insanın taşıdığı bir sorumluluk oluşur.Bu bir bakıma toplumsal sorumluluğu da beraberinde getirir. İşimiz ne olursa olsun bir şekilde yazışmayı gerektirir. Eninde sonunda ancak yazmaya ait, temel bilgi ve beceriler elde edilmeden, bu konuda başarı kazanmak oldukça zordur. Mektup, rapor, dilekçe, araştırma ve inceleme gibi yazmaya dayanan türler, özel bir yetenek ve yaratıcılık gerektirmez. Yazmaya ilgili bilgi ve beceriler kazanan herkes bu tür yazıları yazabilir. Herkesten bir roman, bir oyun yazması beklenemez. Buna karşılık herkesten duygularını, düşüncelerini , hayallerini başından geçenleri karşısındakilere anlatabilmesi beklenen bir davranıştır. Hangi türde olursa olsun yazı yazma süreci masa başına oturmaktan önce başlar.
YAZMADAN ÖNCE Yazmaya başlamadan önce yapacağımız hazırlıklar yazımızın sağlam bir yapısı olmasını sağlayacaktır. Aklımızdan geçenleri tasarladıklarımızı başlıklar hâlinde küçük notlar hâlinde belirlersek hepimiz için çok kıymetli olan zamanımızı yitirmemiş oluruz. Bunların başında gözlem yapmak gelir. Ünlü Fransız yazar Jean Paul Sartre, Söz Okları adlı eserinde yazarlığa yöneliş döneminde dedesinin kendisine “ Yalnız gözleri olmak yetmez, onlardan yararlanmayı da öğrenmeli insan.” dediğini anlatır. Hangi konu olursa olsun söyleyebileceklerimin olabilmesi o konudaki gözlem ve yaşantılarımın bulunmasıdır. Bir eşyaya uzun bir süre bakmak, onu ayrıntılarını görmemize imkân sağlar. Bir zaman sonra o eşya neredeyse bizim hayatımızın bir parçası hâline gelir. Bir yazıda anlatacaklarımızı bulmamızda gözlemin etkisi büyüktür. Yazı yazmak gözlemlerimizi aktarmak değil midir? Gözlemden yararlanmanın ilk aşaması bakmasını bilmektir. Bunu Mustafa Nihat Özön şöyle dile getirir:
NOT ALMAK Hatırlanması için, yazılan kısa yazıya “ not”, onun için yapılan çalışmaya da not tutmak denir.
Hatırlanması gereken şey kısaca bir yere yazılır. Bu not unutmanın önüne geçer. Not alma her şeyi kâğıda, bilgisayara geçirmek anlamına gelmez.Rastgele alınan not¬ların bir değeri yoktur. Notla birlikte not çıkarma, küpür birleştirme, alınan notları değerlendirip zenginleştirme, bölümleme yollarından da faydalanmak gerekir. Not tutmak; okurken her zaman aklımızı, anlayış ve yeteneğimizi uyanık tutar; dikkat etmeyi , karar vermeyi öğretir. Notlar amaca göre çıkartılır veya tutulur. Not alma alışkanlığını kazanan insan yapacağı işi önceden tespit eder. Maddeler hâlinde bir yerlere yazar.İhtiyacına göre not¬larını düzenler. Örneğin markete giderken evinin günlük eksiklerini not etmeyenler çoğu zaman alınacak şeylerin bazılarını unuturlar.
Üç türlü not alınır. 1. Duyduklarınızdan not almak Duyduklarınızdan not alabilmek için “ zaman” çok kısadır. Bu kısa zamanda duyduğunuzu aynı şekilde yazmak isteseniz siz bir cümleyi yazıncaya kadar konuşan çok şeyler söylemiş olacaktır. Notu aynen yazarak değil, konunun özünü, temel öğeleri¬ni hatırlatıcı, noktalarını kısaltarak anlamı sizce bilinen işaretlerden, simgelerden yarar¬lanarak almalısınız. Ayrıca elinizi çabuk tutmalı, konunun özünü kaçırmamaya çalışmalısınız. Unutmayınız ki, not almak tam ve net anlamak öğrenmenizi kolaylaştıracak , dersleriniz öğrenmekteki güçlüklerinizi giderecek, zaman kaybetmenizi önleyecektir. 2. Okuduklarınızdan not almak Derste, çalışırken, ansiklopedi veya İnternet gibi kaynaklardan, gazetelerden, dergilerden yararlanırken yaptığınız çalışmaya okuduklarınızdan not almak denir.Okurken not almadan konunun özünü, temel noktalarını sonradan kolayca hatırlayabilecek kadar kısa bir şekilde yazmalısınız. Alıntıyla not almayı karıştırma¬man. Ayrıca olduğu gibi yazmak yanlışını da yapmamalısınız.Aynen yazacaklarınız kaynağın kendisi varken onu yazmanın hiçbir yararı olmaz. Üzerinde çalıştiğınız konunun ana noktalarını eksik bırakmadan sonradan kolayca hatırlayabilecek şekilde ne kadar kısa ve öz yazarsanız hatırlamanız da bu doğrultu da olacaktır. Okuduklarınızdan not almak, ders hazırlamada , bir kaynaktan yararlanmada , kendinizi yetiştirmede, gelecek için bilgi ve belgeleri toplamada çok yararlı olur. 3. Gördüklerinizden not almak Bir gezi yaparken , televizyonda bir film seyrederken ilginizi çeken hoşuna giden genel şeyleri unutmak istemiyorsanız not almanız gerekir.Unutmamanız gereken şey zaman yeterli olsa da not almanın kuralının değişmeyeceğidir.
NOTLARI DEĞERLENDİRMEK Örneğin bir seyahat sırasında aldığımız notlar, bir konuşma sırasında duyduğumuz sözler, bir anı gibi özelliği olan bilgiler için tuttuğumuz notlar bir gereç değeri taşır. Bu tür notlar zaman içinde değerlenir.Bir düşünce, bir olay yazısı gerektiğinde bu notlardan bir gereç olarak yararlanabilirsiniz. Böylece çok önceden aldığınız notlar geleceğinizin en değerli birikimlerinden olur. Not tutmayı hiçbir zaman ertelememeli, titizlikle sürdürmelisiniz. Notları değerlendirmenin en iyi yolu not defteri, anı defteri, gezi defteri, günce defteri gibi çalışmalardır. Bu notlardan çok zevkli , ilginç yanları olan yazı konuları çıkarabilirsiniz. Böylece tuttuğunuz notlar gerçek anlamda değerlendirilmiş olur.
ÖZET ÇIKARMA NASIL YAPILIR “Öz” ad kökünden “-et” ekiyle türetilmiş bir ad olan özet bir söz ya da yazının özünü veren kısaltılmış biçimi diye tanımlanır. Yapılan işe de özetlemek, özet çıkarmak denir. Özet için bir başka tanımlama ise “ ayrıntısız anlatım”dır. Bütün konuşma ve yazı türleri birer anlatım yoludur. Özet ise bunun karşıtıdır. Öğrenci için özet çıkarmak , özet çıkararak çalışmak ve bunun yöntemini öğrenmek başarı için atılmış en önemli adımlardan biridir. Öğrencilerin uygulamada titiz olmaları gereken konulardan biri özet çalışması yapmaktır. Yaparak öğrenmek öğrenmenin temel kurallarındandır. Özet çıkarma; anlatılanların, konuşulanların, ana sınırlarını belirtme, bir hikâyenin bütünü veya bir parçasını kısaltma bir paragrafın, bir gazete veya fikir yazısının ana fikrini çıkarmadır.
Bir eser, bir yazı özetlenirken; yazar hakkında kısa bir bilgi, eserin bölümleri, eserdeki kişilerin önem derecelerine göre sıralanmaları, hayatları, beden ve karakter yapıları, eserin tümünden çıkan yardımcı fikirlerle ana fikir belirtilmelidir. Özet çıkarma sadece bir metnin uzunluğunu kısaltmak anlamına gelmez. Bunun için önümüzdeki metnin içeriğini kavramak önemli olanla olmayanı kavramak, fikirlerle olayın ana fikirle olan ilgi derecesini bulmak gerekir. Bir sözün, bir yazının özetini çıkarabilmek için; o sözün, o yazının planını yapmak o planın ana çizgilerini iyi yakalamak gerekir. Böylece o sözü, o yazıyı daha iyi daha öz biçimde anlayıp anlatabiliriz.
Şimdi birkaç örnekle özet konusunu biraz daha pekiştirelim. BOŞ ZAMAN Nedir bu boş zaman dediğimiz şey? İşte olmadığımız zamanları boş mu geçiririz biz? Hiç de değil. Bir tanıdığım Gümrük Müdürlüğünden çok bahçesinde yoruluyor. Başka biri bütün hafta pazar günü harcayacağı gücü toplar durur; daha gün ışımadan sırtladığı gibi av tüfeğini soğuk ve puslu bayırları gezmeye başlar. İş dediğimiz ne öyleyse? Tam bilemeyeceğim. Hukukçular bir türlü tanımlıyorlar işi, hekimler başka türlü. İktisatçıların gözünde şurası özüyse işin , politikacılara göre başka bir şey öz. Günlük dilin iş kavramı bilgece bir tanım çerçevesi gibi geliyor bana. Geçimini sağlamak için insanın gerçekleştirmek zorunda olduğu eylemlerle bu eylemlerin sonucunda başarılan şeye iş deriz genellikle."İşten geliyorum.” ,“ Onu işten çıkardılar.” “ Bu iş geçindirmiyor evi.”, “ Gitmezlik edemem, işimden olurum sonra.” çeşidinden sık sık işitilen konuşmalarda da belirtildiği gibi yaşamak için gerekli bir zaman kullanmanın adıdır iş. Bu zamanın karşısında kendimiz beslenir, giyinir, yakınlarımızı besler, giydirir, oturma durumlarımıza çeki düzen veririz. Buna göre, “ boş zaman” deyince ekmek parası kaygılarının dışındaki zaman anlaşılmalıdır. Nermi Uygur, Güneşte
Bir yazının özetini yazarken “Kim , hangi yazıda, hangi konuda, hangi düşünceyi açıklamıştır?” sorularının karşılığı verilmelidir. Bu genel kuralı şimdi yukarıdaki yazıya uygulayalım.
“Boş Zaman” Yazısının Özeti Yazar Nermi Uygur, “Boş Zaman” yazısında boş zaman örneğini konu alarak “Boş zaman deyince, ekmek parası kaygılarının dışındaki zaman anlaşılmalıdır.” ana düşüncesini açıklamıştır. “ Geçinmek için tuttuğumuz belli bir işin; kimi hoşlanarak, bazen de istemeye istemeye o işin gereksinmelere ayırdığımız iş zamanının dışında kalan zaman boş zamandır.” görüşleriyle konu ve ana düşünce geliştirilmiştir.
Yukarıdaki özete baktığımızda içinde atılabilecek tek sözcük yoktur. “ Konu, ana düşünce, görüşler” belirtilmiştir. Ayrıntıya girilmemiştir. İki cümle ile özet bitirilmiştir.
Düşünce yazısında özetin nasıl yapılabileceğini genel özellikleriyle aktarmaya çalışılır. Olay yazılarında olayın özeti yapılır: Olay yazılarında (roman, hikâye, masal, destan, anı... ) özet olayı, oluşturan “olay, kahramanlar, zaman, yer, dekor, ana düşünce, görüşler, duygular” in bulunup çıkarılmasıdır.
Sizlere örnek olması amacıyla bir roman özeti sunuyoruz:
FAHİM BEY VE BİZ Abdülhâk Şinasi Hisar’ın romanı
Fahim Bey, Bursa eşrafından birinin oğludur. İstanbul’da Galatasaray Lisesi’nde okumuş, Londra’da elçilik üçüncü katipliği yapmıştır. Ufak tefek yapılı küçük ve yumuk gözlü kendi hâlinde ve saat meraklısı Saffet Hanım’la evlidir. Fahim Bey 1908 Meşrutiyeti’nden sonra Hariciye’den ayrılır. Bursa’da pamukçuluk yapmak ister. Tanınmış bir aileden geldiği için, bazı kimseler bu işe para yatırmaya niyetlenirler, fakat Fahim Bey’in bir “hayal düşkünü” olduğunu anlayınca vazgeçerler. Fahim Bey bir şey yapamaz. Ama bu tasarısının bir gün mutlaka gerçekleşeceği umudu içinde İstanbul’da Galata’da büyük bir işhanında bir yazıhane tutar, dosyalara, defterlere gömülür, hayali yazışmalar düzenler. Ömrü bir kenar mahalledki evde yıl yıl sona ererken , tanıyanların kaçık gözüyle bakageldikleri Fahim Bey, kendi masalsı dünyasında mutludur, bir gün sessizce ölür.”
Yazı yazma ve konuşmada toplanan bilgilerin ve kişisel deneyimlerin, hazırlanacak metnin yazılış amacı ve hedef kitlesine göre düzenlenmesi gerekir. Başarılı bir düzenleme için deneyim ve araştırmalardan elde edileceklerin kısaca not edilmesi ve konuların alt alta yazılması gerekir. Daha sonra bunların gruplandırılması birbirleriyle ilişkili olmaları bir araya getirilmesi gerekir. Ana düşünce etrafında birleşen düşünce, bilgi, deneyim ve örneklerin sebep-sonuç ilişkisi ışığında düzenlenebilir. Metnin öyküleme ise öykünün anlatılmasında nereden , niçin ve nasıl başlanması gerektiği üzerinde durulmalıdır.
2.ANLATIMDA TEMA VE KONU Tema soyut bir kavramdır. Belli bir bağlamda kişi, yer, zaman ve durum bildiren dil birlikleriyle sınırlandırılması, somutlaştırılması, anlatılması sonucu konu hâline getirilir.
Hayatımız boyunca okur, gerektiğinde de yazarız. Dinler ve konuşuruz. Okuduklarımızın, yazdıklarımızın, dinlediklerimizin konuştuklarımızın mutlaka bir konusu vardır. Üzerine söz söylenen, yazı yazılan her şey konudur. Bu tanımlamaya göre atasözü, özdeyiş gibi bir düşünce; bayrak, insanlık, çalışmak, sorumluluk... gibi bir kavram; sevgi, sabır, hoşgörü, bağlılık, korku... gibi bir duygu; yaşanan, görünen, okunan, tasarlanan bir olay; “bir şeyin içinde bulunduğu koşulların hepsi” diye tanımlanan bir durum... konu olabilir. İsteğimizi anlatmak için üzerinde durduğumuz problem veya içinde hareket ettiğimiz çerçeve de konudur. Konuyu geniş ve dar kapsamlı olmak üzere iki ayrı görüşle ele almakta yarar vardır... Geniş kapsamlı konulara genel konular, dar kapsamlı konulara da sınırlı konular diyebiliriz.
Her konunun başlıca dört öğesi vardır. 1. Konunun Dayanağı / Düşüncenin Özü 2. Görüş / Yardımcı Düşünceler 3. Görüş Açısı / Yardımcı Düşünceler 4. Yazı Türü
1. Konunun Dayanağı / Düşüncenin Özü: Bir konunun dayanağı; onu özü ana fikridir. Yanındaki öteki düşüncelerin tümü bu ana düşünce etrafında toplanmaktadır. 2.Görüş / Yardımcı Düşünceler: Dayanağı yani ana maddesi belirlenen konunun anlatım yönünden tespiti görüş noktasını ortaya koyar. Ev 3. Görüş Açısı / Yardımcı Düşünceler: Anlatımın kapsadığı alana görüş açısı denir. Anlatımın açı derecesi sınırlandırılmazsa konu bütünlüğünü yitirir. Görüş açısının gereğinden çok geniş tutulması anlatımı dağıtır ve gereksiz ayrıntıların yazıya girmesine neden olur. Bu yönüyle görüş açısının iyi tespit edilmesi gerekir. 4.Yazı Türü: Konunun işlenmesine uygun düşecek yazı türünün seçimi de çok önem taşır. Konu, taşıdığı fikir, duygu ve düşünce yönünden makale, söyleşi, anı vb. yazı türlerine göre de yazılmayı gerektirebilir. Bir yazının hangi türde yazılacağı, o konunun dayanağı ile görüş noktasının niteliğinden anlaşılır.
TEMA / ANA FİKİR Her eserin üç öğesi vardır: Konu, ana fikir, tema. Hangi tür yazı olursa olsun ana fikir yazının özü demektir. Bu yazıdaki yardımcı fikirlerin tümü, bu ana fikir yani öz çevresinde toplanır. Tema, konudan ayrı bir şeydir. Çokları konu ile temayı birbirine karıştırırlar. Bazı kez temaya konu, bazı kez de konuya tema derler. Tema, bir yazıda işlenen ve geliştirilen görüş, düşünüş ya da duyuştur. Bir olayı konu alan yazımızda olayla ilgili kendimize özgü görüş ve düşüncemizi geliştirirsek yazımızın temasını ortaya koymuş oluruz.
3.ANLATIMDA SINIRLANDIRMA
Seçilen konunun çeşitli gereksinimlere cevap verecek şekilde olmasına dikkat edilmelidir. Neyi ele alacağımızı, neyi anlatacağımızı belirlemeliyiz. Konuyu seçme ve sınırlandırma yapmadan önce atacağımız ilk adım olacaktır. Konular şu başlık altında toplanabilir. - Kişisel konular - Toplumsal konular - Bilimsel konular - Sanat ve kültürle ilgili konular Seçilecek konunun ilgi çekici bir yazıya dönüşebilmesi için konu hakkında belli bir birikime sahip olmak gerekir. Genel konular yerine özel konulara ağırlık vermemiz yazımızı daha etkili hâle getirecektir. Yazılı anlatımda yapılan en büyük yanlışlardan biri, belki de birincisi konuyu sınırlandırmadan yazıya başlanmasıdır. Kısacası konunun sınırlandırılmasında sayısız yarar vardır. Örneğin kültür tarihi konusunda 300 sözcükten oluşacak bir yazı yazacağımızdan yola çıkalım. Oldukça geniş kapsamlı bir konu olan kültür tarihini bu kadar az sözcükle ifade etmemiz imkânsızdır. O zaman genelden özele doğru bir yol izleyerek konuyu sınırlandırmamız gerekmektedir. Konuyu sınırlandırmak için bazı ölçüleri göz önüne almak zorundayız: - Sesleneceğimiz okuyucu kitlesinin sosyal ve kültürel yapısı, özellikleri nel¬erdir? - Konunun hangi yönüne daha çok ağırlık vermeliyiz? - Konu ile ilgili yeterli birikime sahip miyiz? - Yazabilmek için gerekli kaynaklara ulaşabilecek miyiz? - Yazımızın uzunluğu, kısalığı ne kadar olacaktır? - Yazımızı belli bir zaman süresinde yazabilecek miyiz? - Yazımızın türü ne olacaktır? Konuyu sınırlama, yazmada başarıyı sağlayan temel öğedir. Konu sınırlandırılmazsa ortaya koymayı amaçladığımız düşünceler netlik, açıklık kazanmaz, söyleyeceklerimiz açıklıkla belirlenmez. Söyleyeceklerimiz genellemeler olmaktan öteye gitmez. Konudan sapmalar olur. Kısaca yazımız yoğunlaşmaz. E.Özdemir, A.Binyazar.
Şimdi birkaç tane genel nitelikli konu yazalım: - Sinema - Tiyatro - Roman - Spor - İletişim - Dede Korkut Hikâyeleri Bunlardan herhangi birini seçip üzerinde yazı yazabiliriz. Diyelim ki, roman konusu işlenecek. Romanın günümüzdeki durumu mu? Türk romanı mı, dünya romanı mı? Roman konuları mı? Milli Mücadele dönemi romanı mı? Batılılaşmayı konu edinen romanlar mı? Bu konularda bir yazı yazmak mümkündür. Ama unutmamamız gereken şey konuyu kesinlikle sınırlandırmaktır. Genel bir konunun sınırlandırma aşamalarını bir örnekle şöyle gösterebiliriz: Konuyu anlama gerçekte onu sınırlandırmadır. Konu öncelikle kendimiz ve okuyucu için ilginç olmalı. Güçlü bir yazar olmada konu için sayılanların etkisi çok büyüktür.
4.ANLATIMIN VE ANLATICININ AMACI
Niçin yazdığımızı, amacımızı kesinlikle belirlemeliyiz. Amacımız yazımızda bir haberi, bir bilgiyi okuyanlara iletme, onların sorularını cevaplama olabilir. Kimi zaman da bizi yazmaya götüren amaç onların davranışlarını değiştirmektir. Kısacası yazma amacımızın yazma öncesinde belleğimizde netleşmesidir. Bunlar; bilgilendirme, öğretme, kanıları değiştirme ve izlenim kazandırma olabilir. Yazıyı hazırlayış amacıyla anlatım biçimleri arasında sıkı bir ilişki ve etkileşim vardır. Bilgilendirme amacıyla yazdığımız yazılarda amacımızı içeren cümleye amaç cümlesi diyoruz. Amacımızı ve cümlemizi belirleme yazmaya başlamadan önce atacağımız ikinci adımdır. Seçeceğiniz bir metnin amaç cümlesini yazabilir misiniz?
Söyleyeceklerimizi Tespit Etme: Bir konu üzerinde yazı yazabilmek için seçtiğimiz konuda mutlaka söyleyecek sözümüzün, bilgimizin bulunması gerekir. Bunun için de konumuzla ilgili kaynakları araştırıp nelerden yararlanabileceğimizi tespit etmemiz gerekir. Bütün başvuru eserleri (ansiklopediler, sözlükler, kataloglar, dizinler, kitaplar, gazeteler, incelemeler) birer kaynaktır. Ayrıca seçtiğimiz konuya göre bitkilerin, hayvanların, eşyaların, kalıntıların çalışmamıza katkıları olacaktır. Bilgi ve veri toplarken belleğimize çok güvenmemeli, not alma yöntemini benimsemeliyiz. Bu amaçla not alma kartları ya da fişlerini rahatlıkla kullanabiliriz.
Yazının İskeletini Oluşturma: Yazılar genellikle üç bölümden oluşurlar. Bunlar giriş, gelişme ve sonuç bölümleridir. Giriş, konunun sergilendiği bölüm olup bir ya da daha çok paragraf olabilir. Gelişme bölümü girişte öne sürülen, ortaya konan sorunun, düşüncenin açımlanarak geliştirildiği bölümdür. Bu yönüyle yazdığımız yazının gövdesini oluşturur. Sonuç bölümü ise yazının bir sonuca bağlandığı paragraf ya da paragraflara verilen addır. Yazıya başlamadan önce plan yapmamız gerekir. Planlama; giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinde neleri nasıl bir sırayla vereceğimizi kararlaştırmaktır. Bu aşamada aşağıdaki sorulardan yararlanabilirsiniz: Yazıya nasıl bir girişle başlamalıyım? Yapacağım giriş ilgi çekici ve konuyu yeterince sergileyici bir özellik taşıyor mu? Girişte söylediklerimi açmak ve geliştirmek için düşüncelerimi nasıl bir sıralama içinde anlatacağım? Yazımın sonuç bölümü nasıl olacak? Yazımı sonuçlandırırken bir özet yapacak mıyım? Bu soruları göz önünde tutarak yapacağınız planı kâğıt üzerinde yazılı olarak da şekillendirebilirsiniz. Yazmaya Başlama: Konumuzu seçtik, sınırlandırdık, amacımızı belirledik, neler söyleyeceğimizi bulduk ve bunların hepsini nasıl bir düzenleme içinde vereceğimizi kararlaştırdık. Sıra bütün bunları yazıya dönüştürmeye geldi. Güç bir iş olan yazma işinin kesinlikle bilincinde olarak hareket etmeliyiz. Acele etmemeli, sabırlı ve dikkatli olmalıyız. Yazıya girişimiz nasıl olmalı ya da düşündüğümüzden çok farklı bir girişle mi yazıya başlamalıyız? Soruyla Giriş Yapma: Okuyucuyu yazının içine çekmek, düşündürmek, yönlendirmek amacıyla sıradan, bilinen bir giriş yerine sorulara dayalı bir giriş yapabiliriz. Aşağıdaki sorulara dayalı giriş metnine bir göz atalım: “-Neymiş hümanizma? -Hümanizma, insanın kendine örnek seçtiği bir insanda bütün insanlığı görerek, bularak, severek, insanlığı insanlık yolunda daha ileri götürecek işler yapmasıdır. -A dostum, gene çok kesin, keskin bir tanımlama yaptın... Haydi insanlığı insanlık yolunda daha ileri götürmeye peki diyelim, ama bir insanda bütün insanlığı görmek, bulmak, sevmek ne demek? İlle de bir insanı mı seveceksin insancıl olmak için? Belli bir insanı değil de bütün insanlığı sevsen daha doğru olmaz mı? -Olmaz; bulanık, dağınık, esnek bir sevgi olur, bulutlarda kalır. İnsanı bir ahlak disiplinine götürmez, insana kendi kendini aşıp yapıcı olmak fırsatını vermez.” Azra Erhat, Dost Örnek, sorulara dayalı bir giriş türüdür. Yazar sorularıyla bizi yazdığı konunun içine çekip düşündürüyor, yönlendiriyor. Sorulara dayalı bu tür bir giriş yazımıza ilgiyi daha çok çekecektir. Betimlemelerden (Tasvirlerden) Yararlanma: Etkili yollardan bir tanesi de yazıların girişine betimlemelerden yararlanarak başlamaktır. Bir bakıma sözcüklerle resim yapma sayılan betimleme okurun gözünde bir görüntü, bir fotoğraf oluşturur. Aşağıdaki betimleme örneğini bu açıdan değerlendirebiliriz: “Ayaklarım ağırlaştı birden. Toprak yola girmiştim. Sarıkum’un killi toprağı gene tabanımın altında birikiyor, boynumu uzatıyor, beni sallana sendeleye, sancılı sancılı yürütüyordu. Fenere giden yoldaydım şimdi; az kalmıştı köyden çıkmama. Aklımdan, köy diye geçirmeme güldüm sonra. Köy değil, insan bucak bile derken düşünürdü artık herhâlde. Fener uzaktan göründü. O zaman, otelden çıkalıberi ilk olarak başımı kaldırıp bakmış olduğumun farkına vardım. Deniz turuncu bir ışıltı içinde akıyordu. Yumuşamış gibi duran fener, göğün yarısı turuncu, yarısı belirsiz bir maviyle kurşuninin arasında gidip gelen yumuşaklığına, bir başparmağın hafif bir bastırmasıyla gömülmüştü. Dolaylarında her zamanki gibi sarı uğultulu buğdaylar eğilip bükülüyordu. Daracık yoldan buğday tarlalarının arkasındaki çayırlara doğru yürüdüm. Feneri değil evimizi görmek istiyordum. Gene de dolaşa dolaşa gidecektim ama.Çayırlar sapsarı, kuru, sap sap sırıtan arpalarla, pisipisilerle kaplıydı her z a m a n k i gibi.Tren yoluna kadar uzanacak, oradan gidecektim evimize; eskiden de gittiğim yoldan. Güneşte pişen çayırların önündeki beyaz yağlı boyalı, serin evi görecektim...” Bilge Karasu
Bir Alıntıyla Girme: Giriş paragrafında okuyucunun dikkatini çekmenin bir yolu da yazıya bir alıntıyla başlamaktır. Yapacağımız alıntı üzerinde duracağımız konuyla ilgili bir özdeyiş, atasözü, yazacağımız konuda tanınmış bir kişinin sözü ile paragrafa başlamaktır. Örneğin yazımızda bir yolculuğu, gurbeti anlatacaksak Faruk Nafiz Çamlıbel’in ünlü Han Duvarları şiirinin giriş bölümüyle başlayabiliriz: “Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç sakladı, Bir dakika araba yerinde durakladı Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar, Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar... Bir Hikâyeden Yararlanma: Giriş paragraflarında ilgi çekmenin yollarından biri de bir hikâyeden yararlanma yöntemidir: “Sınavların yapıldığı okul karşı yöne düşüyordu. Yeniden geçtiler caddeyi, ürke ürke. Arka sokaktan yürüdüler. Yüksek bir duvarın yanındaki kapıda durdular. Okulun öğrenci giriş kapısıydı bu. İçeriden uğultular geliyordu. Yağmur taş duvarların arasından çıkan aykırı yeşillikleri parlatmıştı. Parasız Yatılı -Bizden de erken gelenler olmuş. Geç meç kalmış olmayalım? Hademe giyimli bir kadın onlara doğru yürüdü, taşlı yoldan. Bezgin, alışık bakışlarıyla anne, kızın üstünden dışarıda bir şeye bakıyordu. Anne saygılı sordu: -Geciktik mi acaba? Çocukların çoğu gelmiş. Hademe kadın ilgisiz. -Parasız yatılı imtihanının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler. Çocuk annesinden ayrıldı. Kıyısı duvarlı taş yolda yürümeye başladı. Hademe kadın, görmedikleri bir iskemleyi, görmedikleri bir çatının oraya çekip oturmuş, yün örmeye başlamıştı. Çocuk dönemeçte arkasına baktı. Dış kapıdan annesi yağmurun altında gülümseyerek duruyordu. Füruzan Paragraf Yapma: Paragraf yapma ve her türlü düşünceyi bir paragrafta işleyip geliştirme oldukça önemlidir. Birçok düşünceyi tek bir paragrafa yerleştirme, tek düşünceyi birden çok paragrafta anlatma yanlışından uzak durmalıyız. Çünkü paragraf bir düşünce biriminin simgesidir. “Vatanseverlik özverisiyle titizlik bir arda toplanmıştı. 8 Mayıs 1912’de Ayn Mansur’dan Selanik’teki arkadaşı Salih’e (Bozok) gönderdiği mektupta Mustafa Kemal şöyle yazmıştı. ‘Bu gece Derne kuvvetlerimizin bütün kumandanları, zabitleri ile bir müsamere yapılmıştır... Bu güzel kalpli, kahraman bakışlı arkadaşlarımın, bu küçük rütbeli fakat düşmanı titreten büyük kumandanların samimi nazarlarında vatan için ölmek iştiyakını (arzusunu) okuyordum. Bu tetebbu dimağımda sizin, bütün Makedonya muhitinde tanıdığım arkadaşların, bütün ordumuzun kahraman evlatlarının hatırasını canlandırdı. Ve arkadaşlarıma dedim: Vatan mutlaka selamet bulacak. Millet mutlaka mesut olacaktır. Çünkü kendi selametini, kendi saadetini memleketin ve milletin selamet ve saadeti için feda edebilen vatan evlatları çoktur.” Andrew Mango, Atatürk Tanık Gösterme: Öne sürülen bir düşünce ya da sav, o alanda tanınmış bir kimsenin tanıklığına başvurularak geliştirilebilir. Alıntıladığımız cümleleri tırnak içinde gösterebiliriz. Bunu yazımızın bütün paragraflarında yapabiliriz: “Ortaoyunlarındaki ‘tekerlemelerin, Karagöz oyunlarındaki ‘muhavereler’ gibi oyunların konuları ile ilgisi yoktur; bunlar Kavuklu’nun söz ustalığını göstermeye yarayan bağımsız parçalardır. Tekerlemelerin kesin sayısı belli değildir. Ahmet Rasim, bir yazısında, Kavuklu Hamdi’de 19 tekerleme bulunduğunu; başka bir yazısında da bunların sayısının 20’yi, 30’u geçmediğini yazmıştır. Musahipzade Celal ise, bunların ‘50’yi mütecaviz’ olduğunu bildirir. Selim Nüzhet Gerçek, ‘ortaoyununda sık sık din¬lenilen tekerlemelerin’ 28 tanesinin adlarını vermiştir.” Cevdet Kudret 5.ANLATIMDA ANLATICININ TAVRI
SABURLUK (KAKTÜS) Sahurluk (Kaktüs): Çöllerde yetişen, yaprakları etli ve dikenli bitki. Ana yurdu Orta Amerika’dır. Apuntia (Apuntiya), Cereus (Serus), Echinocactus (Eşinastus) gibi birçok cinsi vardır. Frenk inciri denen Opuntia (Opuntiya) türleri, yenilebilir meyvelerinden ötürü Kuzey Afrika’da da yetiştirilmektedir. Kaktüsün uçlarından birine eklenmiş, etli ve yassı raket biçimindeki dallarının üzerinde ince dikenler bulunur. Kaktüsün;Ceraus, Echinicastus (Bektaşi kavuğu) cinsleri az yağış alan yerlerde çok iyi yetişir, sıcak ülkelerde süs bitkisi olarak yetiştirilir. Bunlar yağmur yağdığı zaman suyu hızlı emer ve içlerindeki organik asitler yardımıyla depo ederler. Gözenekleri (solunum delikleri) yalnız gece açılır, böylece bitki daha az su kaybeder. Kaktüslerin bütün tür¬leri yavaş büyüyen bitkilerdir. Bazı türleri çok güzel renkli çiçekler açtığından saksılarda süs bitkisi olarak yetiştirilir. Larousse Ansiklopedisi MAVİ SÜRGÜN “Sahurluğun çiçeği, bir otomobil egzozunun ‘püf demesiyle beli kırılan çıtkırıldım bir menekşe çiçeği değildir. Sapı on on beş metre boyunda dimdik bir direk¬tir. Bu saplar devi ucuna doğru her yöne, sapla tam çeyrek açıda dümdüz dallar sallar, müzik notalarının do, re, mi’sini andıran bu dalların en aşağısındaki en uzunu, biraz yukarısındaki en kısası, onun üstündeki ise daha da kısa olarak yükselir. Her dalın üst tarafında bir dizi sarı alev yanar. İşte sahurluğun mavilere yükselttiği koca şamdan. Sahurluk çiçeklerle on yıllarca hayattan topladığını yine hayata verir ve bütün canını bir çiçeğe verdiği için ölür. Ama öldüğü hâlde adı üç bin yıldan beri ‘ölümsüz’dür: Athanato. Çiçeğin sapını keserler, çardağa direk yaparlar.” Halikarnas Balıkçısı
Yukarıda aynı konuda yazılmış iki ayrı metin okudunuz. Birinci metinde sahurluk (kaktüs) çiçeğinin yurdunu, hangi ülkelerde yetiştiğini, cinslerini, sevdiği iklimleri, yağmur suyunu depo ettiğini, yavaş büyüdüğünü ve çok güzel renkli çiçekler açtığı için süs bitkisi olarak saksılarda yetiştiğini öğrendiğimiz bir metin okuduk. Bu metin bize saburluk çiçeği hakkında ayrıntılı bilgi veren bir yazıydı. İkinci metin ise deniz üzerine yazdığı hikâye ve romanlarla ünlenmiş Halikarnas Balıkçısı'nın saburluk çiçeğinden söz ettiği Mavi Sürgün adlı kitabından aldığımız bir bölümdü. İki metinde de aynı konu işlendiği hâlde anlatımda anlatıcıların farkı bakış açıları ve amaçları birbirinden değişiktir. İşte bu farklılık ve yaklaşım anlatımı doğrudan etk¬iler. Birinci metin olan Larousse Ansiklopedisi’nde bilimsel bir metinle, ikincisinde ise Halikarnas Balıkçısı’nın bütünüyle gözleme dayanan, çiçeği çok yakından tanıyan, özelliklerini bilen ve onu çok seven duygusal yazısını okuduk. Amacımıza ulaşmak için en uygun anlatım biçimini seçmeliyiz. Anlatımın başarısı, iletiyi aktaracak kişinin yaklaşımıyla, anlatım biçimiyle doğrudan ilişkilidir. Anlatıcıya göre iki anlatım çeşidinden söz edebiliriz. Bunlar doğrudan anlatım ve dolaylı anlatım biçimleridir. Doğrudan anlatım: Kendi duygularımızı, düşüncelerimizi, izlenimlerimizi anlattığımız cümlelerle, başkalarının değiştirmeden aktardığımız sözlerinden oluşan anlatım şeklidir. İşlediğimiz doğrudan anlatıma örnek olarak Ölü Canlar, Müfettiş gibi eserleriyle bütün dünyada tanınmış yazar Nikolay Gogol’ün “Bir Delinin Güncesi” adlı kitabından kısa bir bölüm okuyoruz: “Artık acılara dayanacak durumda değilim. Tanrım, neler yapıyorlar bu adamlar bana? Kimse sözümü dinlemiyor! Ne yaptım ben bu adamlara? Ne diye eziyet ediyorlar bana? Benim gibi bir zavallıdan ne isterler? Elimde avucumda bir şey yok ki; istediklerini vereyim. Bittim artık, dayanamayacağım. Beni kurtaracak adam yok mu? Alın beni bu adamların elinden! Üç katlı bir araba verin bana troykama yıldırım gibi atlar koşulsun! Hey yiğit arabacım, sür troykayı! Arabamın çıngırakları şıngır mıngır ötsün! Yiğit atlarım, şahlanın götürün beni bu cehennem dünyasından! Uçurun, çok uzaklara uçurun! Hiçbir şey görüp işitmeyeceğim yerlere götürün beni. İşte gökte bulutlar yığılıp birikmeye başladı, uzakta bir yıldız parladı. Ormanın koyu ağaçları, soluk renkli ay ayaklarımın altından geçip gidiyor...”
Dolaylı anlatım: Başkalarının görüşlerini kendi cümlelerimizle aktarmaya dolaylı anlatım diyoruz. Jack London’dan bir örnek okuyacağız şimdi: “Yayıncılar ona kendi koşullarını bildirmesini söylemek için yazıyorlardı. Martin yeni bir şey için söz vermekten azimle kaçınıyordu. Tekrar kâğıdı kalemi eline almak düşüncesi onu çıldırtıyordu. Yayıncılardan aşağıdaki mektuplar alıyordu: “Yaklaşık bir yıl kadar önce sizin aşk şiirleri koleksiyonunuzu geri çevirecek kadar şanssız olduk. O zaman onlardan büyük ölçüde etkilenmiştik ama önceden girişilmiş belirli anlaşmalar bizim onları kabul etmemizi engelledi...” Jack London, Martin Eden Kişiye Göre Anlatım Çeşitleri Kişiye göre iki çeşit anlatım vardır: 1. Birinci kişi anlatımı 2. Üçüncü kişi anlatımı
1. Birinci kişi anlatımı: Yazarın kendisinden söz ettiği “ben, biz” sözlerini kullandığı cümleler birinci kişi anlatımına örnektir:
“Dün akşam gün batımı, hiç görmediğim bir güzellikteydi. Pembe turuncu bir buğu vardı gökte. Hele maunaların geçtiği Seine üzerinde gök öyle bir göründü ki, Grenelle Köprüsü’nde ürperdim. Tramvayda baktım; kimse ama hiç kimse görmüyor bu güzelliği. Farkında olan kendinden geçen, tedirgin olan bir yüz yok... Ama diye düşündüm, güzelliği bulmak için, yolculuğa kalkar, uzaklara giderler.”
2. Üçüncü kişi anlatımı: Yazarın başkalarından söz ettiği, “sen, siz, onlar” dediği cümleler üçüncü kişi anlatımına örnektir. “Gamsız hastaydı.Çocuklar derhâl bunu fark ettiler. Yemek götürdüler. O verilen yiyecekleri yemiyor, ara sıra titizleşiyor, yalnız bırakmaları için yalvarıyor gibi dişlerini çıkararak hafif hafif bağırıyordu. Gamsız’ın ıstırabını ve bakışlarındaki perişanlığı öğretmenler de gördüler.”
6.ANLATIMIN ÖZELLİKLERİ
Anlatımın özellikleri içinde en önemlilerinden biri de düşüncelerin, duyguların açık bir biçimde ifade edilmesidir. Sözlü olsun, yazılı olsun ifadenin hiçbir engele takılmadan bir su gibi akıp gitmesi, ses akışının bozulmaması gerekir.
Bir Metinde Bulunması Gereken Dil ve Biçim Özellikleri: Sözcükler anlamca yerinde kullanılmalı: Bir sözcüğün anlamını bilmeden kullanmak sayısız yanlışlara neden olur: “Bu gömlek size çok yakıştı.” cümlesindeki “çok” sözcüğünün yerine “doğru” sözcüğünü getiremeyiz. Kültür dili sözcükleri kullanılmalı: Konuşmada ve yazmada yerel ağızların, söyleyişlerin yerine kültür dilini kullanmaya özen göstermeliyiz. Çünkü yerel ağzın sözcüklerini herkes bilmez. Ayrıca kültür dili her zaman yöresel kullanımların üstünde yer alır: “Bir daha istemem büle mamele Ferhatı dedi” Orhan Kemal, Murtaza
Türkçe sözcük ve deyimlere yer verilmesi: Dilimizi güzelleştirmek, zenginleştirmek hepimizin görevidir. Yazarken ve konuşurken Türkçe sözcükleri kullanmaya özen göstermeliyiz: Kompitur yerine bilgisayar, nazariye yerine ise kuram sözcüklerini tercih etmemiz gibi. Argo sözcükler ve argo deyimler kullanılmaması: Argo sözcükler belli gruplar içinde özel anlamlar taşıdığı için anlatımda kullanmamalıyız: “Ethem denilen bu herifi de fasafisonun (önemsiz) biri.” Osman Cemal Kaygılı, Çingeneler Kaba sözcük ve sövgü kullanılmamalı: Onur kırıcı söz ve sövgülerin konuşma ve yazmada kullanılmaması gerekir: “Ulan Bilal, gelsene.” yerine “Bilal gelir misin?” cümlesi kullanılmalıdır. Gereksiz sözcük kullanılmamalı: Cümlelerde aynı anlama gelen sözcüklerin yan yana kull
İNCELEME Kamyon hikâyesinin yapı özellikleri: Olay örgüsü: • İzmir'e gidecek kamyonun zincirli Han'dan ayrılması • Bir köylünün kamyona binmek istemesi • Köylünün kamyona alınması • Kamyonla yolculuk yapılması • Kamyonun bir yarda yavaşlaması • Parasız köylünün para ödememek için kamyondan aşağı atlaması Kişiler: Parasız bir köylü,kamyondaki yolcular, bakkalın oğlu, şoför. Mekân: Kamyonun içi. Zaman: Kamyonda geçirilen iki gün. 6. ETKİNLİK • Kamyon hikâyesinin olay örgüsü, bir önceki soruda cevaplandırıldı. • Bu parçalar arasında ahenkli bir ilişki vardır.Parçalar, ahenkle bir araya getirilerek hikâyenin teması oluşturulmaktadır. • Tema, parasız kalan birinin başından geçen acı olaydır. 7. ETKİNLİK • Ana kahraman, parasız köylüdür. Yardımcı kahramanlar ise bakkalın oğlu, şofördür. • Köylü parasız bir gençtir. İzmir'e giderek ailesine para kazandırmak istemektedir. Bakkalın oğlu, uyanık bir gençtir. • Parasız köylü ve bakkalın oğlu tiptir. Çünkü bunlar, geneli temsil etmektedir. Diğerleri ise kahramandır. Bunların karakteristik özellikleri yoktur. 3. Hikâyenin ilk mekânı Zincirli Handır. Daha sonra mekân sürekli kamyonun kasasıdır. Bu me*kânlar, hikâyenin oluşmasına katkı sağlamaktadır. 4. Hikâyedeki mekânlar, tema ve kahramanların özelliklerinin oluşmasına hizmet etmektedir. 5. Hikâyenin başlangıcında aydınlık vardır. Hikâyede net bir zaman olmamakla birlikte hikâyedeki olaylar genelde akşam vaktinde geçmektedir. Bu zaman dilimlerinin kullanılmasının sebebi, anlatılacak olayın etkisini daha da arttırmak, olaya zemin hazırlamaktır. 8. ETKİNLİK • Tema, zor durumda kalan bir insanın başından geçen acı bir olayı ortaya çıkarır. Bu tema, evrenseldir. • Hikâyenin yazıldığı dönemle teması arasında mutlak anlamda bir uygunluk vardır. Olaylar, ' 930-40'lı yıllarda geçmektedir. Bu yıllar, ülke ekonomisinin bozuk, kalkınmanın tam sağlanamadığı, halkın fakir olduğu yıllardır. • Temayı güncelleşiriniz. 9.ETKİNLİK • Birinci tekil anlatıcı ve üçüncü tekil anlatıcı vardır. Hakim Bakış Açısı: Anlatıcı her şeyi bilir. Kahramanın ne yapacağını, neyi ne zaman, niçin söylediğine de hâkimdir. Metnin her şeyine hakimdir bu anlatıcı. Kahraman Anlatıcının Bakış Açısı: Metindeki bilgiler, kahramanın bilgileriyle sınırlıdır. Gözlemci Anlatıcının Bakış Açısı: Anlatıcı, bir kamera tarafsızlığıyla olayları anlatır. Metne hakim değildir. • Yazar, metinde farklı anlatıcılar kullanmasının sebebi inandırıcılığı sağlayabilmek istemesi*dir. Tek tip bir anlatıcı, olayın gerçekliğinde inandırıcılık açısından zedelenmeler oluşturabilir. • Bu farklı bakış açıları, tek bir anlatıcının egemenliğinde birleştirilmiştir. 6. Hikâyenin girişinde öyküleme ve betimleme, kahramanların konuştukları bölümde söyleşmeye çağlı anlatım, ilerleyen bölümlerde yine öyküleme ve betimleme anlatım teknikleri kullanılmıştır. 11.ETKİNLİK • Hikâyede anlatılan olaylardan iki insanın birbirine duyduğu aşk, gerçek hayatta da görülür. Ama Ferhad'ın sınavı gerçek hayatta pek karşımıza çıkmayabilir. • Bunlar, okuyucuyu etkilemektedir. Etkileme, estetik bir duygu uyandıracak ölçüdedir. 12. ETKİNLİK
Sedef Bacı Kamyon Ferhad ile Şirin Zaman Benzerlik Bir günden fazla süren bir anlatıdır. Bir günden fazla süren bir zaman vardır. Bir günden fazla süren bir zaman vardır. Farklılık Zaman net değil*dir. Zaman, masala ve halk hikâyesi*ne göre net veril*miştir. Zaman net değil*dir. Mekân Benzerlik Genel olarak bir*den fazla mekân vardır. Birden fazla me*kân vardır. Birden fazla me*kân vardır.
Farklılık Geniş ve açık mekânlar vardır. Birden fazla me*kân olmasına rağmen hikâye dar bir mekânda geçer. Geniş ve açık mekânlar vardır. » Halk hikâyelerinde bir günden fazla süren bir zaman vardır. • Bu zaman da net bir biçimde belirtilmez. • Birden fazla mekân işlenir. • Bu mekânlar da genellikle açık ve geniş mekânlardır. • Hikâyede anlatılan zamanın kronolojik zaman çizgisi üzerinde iz düşümü gösterilebilir. Yani, hikâyede anlatılan zaman, zaman çizelgesinde şema hâline getirilebilir. • Hikâye zamanında doğal olarak bir değişiklik olmaz. Dolayısyla da olay örgüsü değişmez.
13. ETKİNLİK Ferhad ile Şirin hikâyesinin kahramanları: Ferhad, Şirin, Sultan Mehmene Banu, Behzad Usta, Behram Ağa, İsfendiyar, Şapur, Hüsrev Şah.
• Bu kahramanların görünüş, tavır, hareket ve eylemleri gerçeklikle uyumludur. Yani Ferhad, âşık bir insan gibi görünmekte, tavırlarında bu hâlinin etkisi hissedilmekte, hareket ve eylemleri de bu hâlinin gerektirdiği özelliklere sahiptir.
14. ETKİNLİK • Hikâyenin teması, aşktır. • Aşk teması, o devirde aşka nasıl bakıldığını yansıtan ipuçlarına sahiptir. Evlilik her insanın sosyal ve mali statülerine bakılmadan yapılamaz. Evlenecek insanlar, hatta âşık olan insanlar arasın*da eşitlik aranır. Her âşık, istediği şekilde evlenemez. Âşkını ispat etmesi için o âşık sınava tabi tutu*lur. 8. Ferhad ile Şirin hikâyesi bir sanat metnidir. Çünkü, evrensel bir tema olan aşk, yerel unsurları da barındıracak şekilde, yüzyıllar halkın hafızasında saklanmış ve yazıya geçirilmiştir. Kullanılan dil, bu sebepten işlenmiş bir dildir. Anlatım halkın anlayacağı sadeliktedir. 15.ETKİNLİK • Hikâyede işlenen olayda, hikâyenin kişileri canlı ve renkli işlendiği ve mekân bu unsurlara bir engel çıkarmadığı için okuyucularda gerçeklik duygusu uyandırmaktadır. • Hikâyedeki çatışma ve karşılaşmalar, okuyucunun merakını uyandıracak şekilde kullanılmış*tır. • Hikâyede, erkeğin söylediği rakama büyük ikramiyenin çıkacağı zannedilmektedir. Fakat ya*zar, hikâyenin sonunu beklenmedik bir biçimde bitirmektedir. • Hikâyedeki mekânlar, insanların yapmak istediklerine engel çıkarmadıklarından mekân-insan bütünleşmesi başarılıdır. • 5 Hikâyede, yazarın bireysel fantezisi işlenmiştir. Piyango rakamını söyleyip o rakama büyük ikramiyenin çıkabileceği ima edilmiştir. • Doğal çevrenin anlatılmasında, hikâye kahramanının gözlemlerine yer verilmiştir. • Maupassant tarzı hikâyenin özellikleri: • Seçilmiş olay ve kişiler üzerine hikâye kurulur. • Olay, kişi, mekân ilişkisi okuyucuda gerçeklik duygusu uyandırır. • Hikâyenin çekirdeği durumundaki çatışma veya karşılaşmanın merak uyandıracak biçimde geliştirilerek anlatılır. • Hikâye beklenmedik bir sonla biter. • Mekân insan bütünleşmesine özen gösterilmektedir. • Rastlantılardan kaçınılır. • Bireysel fantezilerden kaçınılır, olayı ve kişiyi belirleyen faktörlere önem verilir. • Doğal çevre anlatılırken gözleme bağlı kalmaya özen gösterilir. 16.ETKİNLİK • Hikâyenin anlatıcısı, hikâye kahramanıdır. Ben anlatıcı kullanılmıştır. Aynı zamanda üçüncü tekil anlatıcı kullanılmıştır. • Kahraman Anlatıcının Bakış Açısı: Metindeki bilgiler, kahramanın bilgileriyle sınırlıdır. Gözlemci Anlatıcının Bakış Açısı: Anlatıcı, bir kamera tarafsızlığıyla olayları anlatır. Metne hakim değildir. 9. Hikâyenin teması: Dürüst olmaktır. 10. Olay parçaları mekân, kişiler ve temayla uyumludur. Bu uyum sayesinde okur okuduğu hikâ*yeden etkilenmekte, ondan estetik bir haz almaktadır. 11. Hikâyenin teması ile hikâyenin yazıldığı dönem arasında doğrudan bir ilişki vardır. Zor du*rumda olan bir tıp öğrencisi, emanet aldığı parayı harcamıştır. Bu durum, devrin şartlarının zorluğu hakkında bize ipuçları vermektedir. 12. Tıp öğrencisi: Parası çok olmayan bir öğrencidir. Amcasının kızına ilgi duymaktadır. İclâl: Pembe evlilik hayalleri kuran bir kızdır. Amca: Yeğenini seven bir insandır. Bu kahramanlar, gerçek hayatta da karşımıza çıkabilir. 13. Hikâyenin takvim zamanı, yılbaşından bir hafta öncesinden, yılbaşına kadar olan bir süreyi kaplamaktadır. Bu zamanları belirlememize yaran unsur, hikâyedeki ipuçlarıdır. 14. OLAY KAHRAMANLAR: AHMET (22) SELEN (18) (Akrabasının kızı) ALEYNA (20) (Kız kardeşi) ZAMAN: Yaz dönemi- olaylar gündüz yaşanır. MEKÂN: Ahmet'in evi.
18.ETKİNLİK
YAPI ÖĞELERİ 087956'nın Sıfırı Ümit Fakirin Ekmeği OLAY ÖRGÜSÜ Diğer hikâyeye oranla olay örgüsü daha sağlam düzenlen*miştir. Olay örgüsü diğer hikâye*ye oranla daha basittir. KİŞİLER Kişilerin başından geçen*ler gülmece unsurlarıyla anla*tılmaktadır. Kişilerin başından geçen*ler, acıklı bir olay çevresinde anlatılmaktadır. ZAMAN Zaman, bir haftalık bir dö*nemde anlatılmaktadır. Hikâyenin zamanı ağustos ayıdır. MEKÂN Kapalı bir mekândır. Once açık bir mekân daha sonra ev içidir. • Ümit Fakirin Ekmeği hikâyesi, hayatın doğal akışı içinde bir kesittir. Bu yüzden bu hikâye Çehov tarzı hikâye anlayışına uygundur. • Hikâyede, belli bir zaman diliminde hayatın doğallığı içindeki insanların davranışları, birbirle*riyle ilişkileri, bazı olay, düşünce ve tasarılar karşısında gösterdikleri tepkiler anlatılmaktadır. • Çehov tarzı hikâyenin özellikleri: • Hikâye, hayatın doğal akışı içinden bir kesittir. • Kahramanlar arasında karşılaşma ve çatışmadan ziyade, belli bir zaman diliminde hayatın doğallığı içinde insanların davranışları, birbirleriyle ilişkileri, bazı olay, düşünce, tasarılar karşısında gösterdikleri tepkiler gözler önüne serilir. • Kahramanların karşılıklı konuşmalarla içinde bulundukları durumu, bu durum karşısındaki tavır ve hareketleri ifade edilir. • Abartılmamış gerçeklik anlatılır. 14. Hikâyede birinci tekil anlatıcı ve kahraman anlatıcının bakış açısı vardır. 15. Hikâyenin teması, ümit etmektir. Bu tema, diğer bütün unsurlarla ahenkle birleşmiştir.
19. ETKİNLİ K Dönemde hâlâ şerbetçilik yapan insanlar bulunmaktadır. Kahramanların elbiseleri dönemin giyim tarzını yansıtır. Karşılıklı konuşmadaki samimiyet, o döneme has özellikler barındırır. • Kahramanın oturduğu evin özellikleri, dönemin özelliklerine sahiptir. • Dönemin özellikleri, temanın oluşmasına olumlu yönde katkı sağlamaktadır. 20. ETKİNLİK • Kocası hasta olan kadın, şerbetçi, kızı Semahat. Kadın, bir aliye evlatlık verilerek büyütülmüş, sonra da bir boyacıyla evlendirilmiştir. Eşi safra ke*sesi ameliyatı olduğu için zor durumda kalmıştır. Şerbetçi, büyük kızı kötü bir evlilik yaparak baba ocağına dönmüş, ortanca kızı terziye giden, kü*çük kızı da ilkokula giden iyi kalpli bir insandır. Semahat, okulda başarılı küçük bir kızdır. • Kahramanlara gerçek hayatta rastlanabilir. Bu sebepten kahramanlar yazar tarafından başa*rıyla oluşturulmuştur. 21.ETKİNLİK İSİM:Halsiz (Türemiş yapılı isim) Kadın (Basit yapılı isim) Çevresinde (Türemiş yapılı isim) Hastane (Birleşik yapılı isim) SIFAT:Zayıf (Kadın) (Basit yapılı sıfat) Çiçekli (eşarbı) (Türemiş yapılı sıfat) Hiçbir (şey) (Birleşik yapılı sıfat) ZARF:Mezarlığa kadar (Basit yapılı zarf) Görerek (Türemiş yapılı zarf) Vazgeçerek (Birleşik yapılı zarf) ZAMİR:O (Basit yapılı zamir) Şurada (Birleşik yapılı zamir) EDAT:Kadar (Basit yapılı edat),sadece,gibi BAĞLAÇ: Hem….hem,ve, de.
10.Sınıf Dil ve Anlatım - Anlatımda Anlatıcının Tavrı ANLATIMDA ANLATICININ TAVRI hazırlık 1. "-di'li geçmiş zaman" eki fiillerin yapılışına tanık olunduğu anlamı verir. Fiil geçmiş bir zamanda gerçekleşir, bu geçmiş zaman belirlidir, kesindir. Öğrenilen geçmiş zaman eki "-miş" fiilin başkasından duyulduğunu ifade eder. 2. Edebiyatın ele aldığı konular geçmişten günümüze kadar pek fazla değişikliğe uğramamıştır. İnsan ne yaşarsa onu anlatır, yaşanan temel olayların değişmemesi edebiyat eserlerinde konuların değişmemesini beraberinde getirmiştir. Fakat eserler incelendiğinde aynı konuda yazılmış eserlerin birbirinden çok farklı özellikler gösterdiği görülür. Bunun sebepleri; metin türlerinin faklılığı, yazar ve şairlerin farklı edebiyat anlayışları benimsemeleri, bilgi birikimlerinin, ilgi alanlarının, kişisel özellikleri*nin, yetişme tarzlarının, inançlarının, geleneklerinin vb. pek çok şeyin farklı olmasıdır. 3. Yağmur bir şoför için trafik sıkışıklığını ve kaza riskini, bir sokak çocuğu için zaten zor olan ya*şam şartlarının daha da zorlaşmasını, bir çiftçi için ürünlerinin verimli olmasını, bir şair için de hayalle*rini tetikleyen bir ilham kaynağı anlamı taşıyabilir. 1. EtKİNLIİK iyi, doğru, güzel gibi kavramlar göreceli kavramlardır. Kişiden kişiye değişir. Bu açıklamaya göre İstanbul’un Türkiye'nin en güzel şehri olduğunu kimse ispatlayamaz; çünkü genel bir doğru değildir. Kalabalıklık ise ölçülebilen bir durumdur. İstanbul'un nüfus sayımındaki kayıtlarına bakılarak Türki*ye'nin en kalabalık şehri olduğu ispatlanabilir. 2.etkinlik İnsan, çevresindeki pek çok olayı, durumu veya nesneyi kendi iç dünyasına göre yorumlar, de*ğerlendirir çoğu zaman. Yaşadığımız yer, toplumdaki statümüz, ruh halimiz olaylara bakış açımızı etkiler. Geçimini sağlayamayan veya kıt kanaat geçinen birinin ekonomik olaylara bakışıyla yeterince iyi kazanan birinin bakış açısı ve yorumları birbirinden farklı olacaktır. Başka bir örnek verecek olursak; çok sevdiği birini kaybeden bir ressam güneşli bir günde yaptığı resimde güneşi siyah çizebilir. 1. Simit ve çay herkes için ideai ve sevilen bir kahvaltı olmayabilir. 1, metin kişisel doğruları yan*sıttığı genel ve ispatlanabilir doğruları yansıtmadığı için tartışmaya açıktır. 2. metin Kutadgu Bilig ile ilgili edebiyat tarihinin bulgularını sunan bir metindir. Nesnel bir tavırla yazıldığı ve herkes tarafından kabul edilen bilimsel doğrular içerdiği için bu metin üzerinde tartışılamaz. 2. "Simit ile Çay" sanat kaygısı taşıyan bir metindir. "Yalnız simitten, sabahın o leziz, insan icadı yemişinden söz açmalıydım.", "Bu başlığa kaşar peynirini de eklemek isterdim ama onun çayla simidin dostluğu karşısında silinip ikinci planda kalması, daha doğru." cümlelerindeki benzetme ve kişileştirme sanatları buna somut örneklerdir. 2. metinde anlatıcının kaygısı sanat değil, bilgi vermek ve öğretmek*tir. 3. Metinlerde verilen ayrıntılar, başka bir yazar tarafından farklı bir şekilde anlatılabilir. Bu durum, yazarın bakış açısıyla, birikimi, içinde yetiştiği kültür ve medeniyetin zihniyeti ile ve yazarın amacıyla ilgilidir. 4. Öznel anlatımda anlatımın sınırlarını anlatıcı belirler. Konuyla ilgili söylemek istediklerini çok çeşitli yollardan ifade etme serbestliğine sahiptir. Nesnel anlatımda böyle geniş bir anlatım ve üslup alanı yoktur. Anlatıcı lafı en açık ve net haliyle, ciddi bir üslupla söylemek durumundadır. Anlattıkları*nın doğru ve güvenilir olması şarttır. Bu yüzden ciddi araştırmalar ve bilgi birikimi isteyen bir anlatım türüdür. 3.ETKİNLİK 1. Metin ÇAY: KUTSAL RİTÜELLERİN, SOĞUMUŞ ELLERİN İÇECEĞİ 60 milyonluk bir ülkeyiz... Ve bu ülke, sabahki bir bardak çayını içmezse güne asla başlayamayacak olan insanlarla dolu... Evden çıkmadan hemen önce ve alelacele... Evden tam çıkarken... Annelerin hazırladığı... Va*purda martıları izlerken... Dağları seyrederken ya da denizi düşünürken... Güneşi özlerken ya da sev*giliyi beklerken içilen bir bardak çay... O çay ki, içine girdiği andan itibaren bir alışkanlığın tatminini, bir sıcaklık hissini ya da güzel bir aromayı hissettiren kutsal bir içecek. 5000 yıl öncesine giden çayın tarihi konusunda çeşitli efsaneler var: Bunlardan ilki Çin'e gidiyor. M.Ö. 2700'lü yıllarda tıp Dilimine meraklı olduğu bilinen Çin imparatoru Shen Nung, sıcak su içmenin sağlığa olan olumlu etkilerini gözlemlemiş. Bir gün kendi sıcak suyunu hazırlarken, demliğine birkaç yaprak düşmüş. Kaynayan suyun buharından mistik ve rahatlatıcı bir aroma yükseldiğini görmüş ve bu sıcak içecekten bir bardak içerek onun harika lezzeti ve araması karşısında hayret etmiş. Demliğine düşen bu yapraklar bir çeşit yaban çay ağacına aitmiş.... Çayın Japonya'daki efsanesi bizi Bodidharma isimli bir Budist keşişe götürüyor. Hayatının yedi yı*lını Buda'ya adayarak uyumadan geçiren bu keşiş, meditasyon sırasında istemeyerek uyuya kalınca çok kızmış ve ardından göz kapaklarını kesip toprağa atmış. Toprakta köklenerek büyüyen bitki, çay bitkisiymiş. Hindistan da çayın keşfini Bodidharma'ya bağlar. Onların öyküsüne göre bu rahip uykusuz geçirdiği yılların beşincisinde yanındaki ağaçtan birkaç yaprak alır ve çiğner. Birden bire canlandığını gören rahip bunu sık sık tekrarlayarak yedi yıllık meditasyonunu bitirir. Bu yabani ağaç elbette ki çay bitkisidir. Sudan sonra en eski ve en çok tercih edilen içecek olan çayın ülkemizdeki serüveni oldukça ye*nidir. 1888'deki ilk ciddi girişimden sonra üretimdeki gerçek başarı ancak 1940'larda elde edilmiştir. Bugün Türkiye, üretimde Hindistan, Seylan gibi ülkelerden sonraki yerini korumakta ve aynı başarıyı tüketimde de İngiliz ve İrlandalılardan sonra en çok çay tüketenlerden biri olarak göstermektedir. Çay, bazen enerji kaynağı, bazen de rahatlatan büyülü bir içecektir. Ülkemizde 7'den 70'e herkes çay tüketir, bu tüketim yaş, meslek, gelir durumu farklılığı gözetmez. Çayı demlerken sadece büyük bir demlik kullanan birçok ülkenin yanısıra Türkiye'de çay hazırla*nırken önce çaydanlığın alt bölümünde su kaynatılır, kaynayan su, üst demlikte bulunan çaya eklenir ve alttan gelen buhar ile demlenen çay, geleneksel olarak ince belli cam bardaklarda içilir. Çayın fin*canla içilmesi de ayrı bir zevktir. Çayını açık ya da koyu tercih edenler, limon ya da şeker ekleyenler vardır, ancak tüm bu kişiler için en önemli şeylerden biri çayın rengidir. Günlük deyişle "tavşan kanı" olan bu renk, berrak ve güzel bir kırmızı tonudur. Dünyanın diğer yerlerinde; İngilizler klasik beş çayından vazgeçemez ve çaya süt eklemeyi sever, Çinliler için "yeşil çay" yaşamsaldır, Japonların en popüler çayı "Sencha"dır, Kuzey Afrika'da çay nane ile aromalandırılır, Orta Doğu'da çay genellikle limonla içilir, Ruslar içine reçel koyar ya da "kıtlama" şeker ile içer, kahve tutkunu Amerikalılar ise çayı demleyip buz gibi soğuttuktan sonra keyfini çıkarır, daha çok sağlık yönü ile çay yeniden popülarite kazanmıştır. Tibet'te ise çay, süt veya su ile demlendikten sonra tereyağı ile karıştırılarak yoğun bir beslenme içeceği elde edilir. Ve saire, ve saire.... Siyah (tam fermente), Oolong (yarı fermente) ve yeşil (fermente edilmemiş) türleriyle içilebilen, tüm güzelliğine ek olarak içindeki antioksidanlar sayesinde yararlı da olan kutsal içecek çay, herkese farklı bir lezzet, farklı bir içim sunsa da, yaşamlarımızda yüzyıllardır vardır. Çay bitkisini merak ederseniz, hiç üşenmeyin, Doğu Karadeniz'e doğru bırakın kendinizi. Arka*nızda dağlar, önünüzde engin Karadeniz ve beliniz yüksekliğinde yemyeşil, taptaze çay bitkileri...Çay bahçelerindeki kadınlarla konuşun, o çocukların güzel yüzlerine bakın, sizi çepeçevre saran çay zen*ginliğine dalın. Bu arada üzerinize tatlı ve ince bir yağmur yağsın, siz bir yere girin, oturun, sıcak bar*dağı tutarken eliniz ısınsın, bu güzel lezzetin tadına varın..... Kaynak: Gökçe Doğanay EROL, Hürriyet Agora, 31 Mart 2000 2.METİN KEYİF EHLİ Sabahları bir bardak çaydan alınan keyfi başka ne verebilir ki! Her sabah insanlar birbirinin ben-zeri-hatta aynısı-işler yaparlar. Çalışanlar işine, öğrenciler okuluna, çalışmayanlar da yataklarında düşlerine doğru yol alırlar. Bu yolculuk çoğu zaman sıkıcıdır. Hele de çalışanlar için. Saatin cazgırlığıyla son bulan gece dinginliği, yerini otobüsün fren ve korna seslerine, yolcuların uyku ile uyanıklık arasındaki direnişlerine bırakır. Ve nihayet bu zorlu yol biter ve sabah serinliğinin ferahlığıyla az da olsa uyanışlar başlar. Sonra ne mi olur? Sabahın anlamı, günün kahramanı yetişir imdada. Bütün yol yorgunluğu, uyanamayışlar bir bardak çaya teslim olur. Ağzınızdan başlayıp bütün zerrelerinizi mutlu ettikten sonra midenize ulaşan bu lezzet tarife sığmaz. Fatma ERYILMAZ 1. metin çayın tarihiyle ilgili bilgi vermek amacıyla yazılmıştır. Bu metindeki bilgileri çeşitli kaynak*lardan araştırıp doğruluğunu ispatlayabiliriz. 2. metin ise çayla ilgili tamamen öznel bir anlatımdır. Ge*nel ve kanıtlanabilir nitelikte bir metin değildir. Yazacağımız bu yazılar sonucunda öznel anlatım kanıtlanamayan yargıları, nesnel anlatımın ka*nıtlanabilen yargıları; öznel anlatımın kişisel duyguları içerdiği, nesnel anlatımın kişisel duyguları içer*mediği kanıtlanabilen doğru bilgileri içerdiği; öznel anlatımda ifadelerde kesinlik olmadığı, nesnel anla*tımda ifadelerde kesinlik olduğu görülecektir.
4.ETKİNLİK Fotoğrafı öznel olarak ve nesnel olarak betimleyen metinlerden hareketle şu sonuçlara ulaşırız: Kanıtlanabilen yargılar nesnel, kanıtlanamayan yargılar özneldir( Fotoğrafta yeşil ve mavi renk-erde bir balon ve topraktan evler olması nesnel; bu evlerin köstebeğe benzetilmesi öznel bir yargıdır.). Kişisel duyguları içeren yargılar öznel, içermeyen yargılar nesneldir(Fotoğraftaki evlerde yaşa-nak zordur, yargısı öznel; bu evlerin kıraç bir alanda kurulmuştur, yargısı nesnel bir yargıdır.) Kesinlik taşıyan ifadeler nesnel, taşımayan ifadeler özneldir. 3. metin 1. "Senelerden beri leylek görmüyordum.", "...birden damlar tarafından gelen bir leylek gagası ta-kırtısıyla durdum.", "Leylek yaz mevsiminin kuşu değil, bizzat yazdır.", "Bir baca üstünden ufka iz dü*şümlü bir leylek şekli, hayal gücümüze neler katmaz: Maviliği içi bayıltan, sonsuz, derin bir gökyüzü... Yeşil bir vadide gizlenmiş, minareli, küçük, beyaz bir şehir... Yarasaların uçuştuğu, kavak ağaçlarının hafif hafif sallandığı yeşil bir akşam... Sıcak bir Asya gecesi... Damların yan duvarlarına dayanarak, gizli gizli konuşan ve doğacak bakır bir ayı bekleyen; siyah zülüflü, kırmızı dudaklı, altın ve mercan gerdanlıklı kadınlar... Alçak bir gece semasına serpilmiş büyük yıldızlar... Bütün bu yıldızlar içinde bir leyleğin düşünen gagası... Muhakkak leylek, ressam ve şairi birtakım karmaşık ve vezinli hayallere davet etmek üzere yaratılmış bir kuştur. İşte onun içindir ki maddeye tapan Mısır köylüsü, kendisine yaramayacak kadar güzel olan bu hayvanı öldürmek cesaretini kendinde buluyor." ifadeleri bize şairin leylek ile ilgili gözlemlerini yansıtır. 2. "Hatta bu kanatlı yaz seyyahlarının son senelerde İstanbul’a az uğradığı herkesin dikkatini çekmişti. Sonradan öğrendik ki Mısırlılar, bilmem ne sebepten dolayı, bu saygıdeğer kuşları arsenikli yemlerle öldürüyorlarmış." ifadeleri yazarın başkalarından duyduğu ifadelerdir.
5.ETKİNLİK 1. Metin: Dedem bundan 50-60 yıl önce bayramlarda aile ziyaretlerinin şimdiye göre daha çok olduğunu söyledi. Bayramda aile, komşuluk ve akraba ilişkilerini güçlendiren geleneklerin uygulandığını dâ ekle-' di. Veya "Bundan 50-60 yıl önce bayramlarda aile ziyaretleri günümüze göre daha çökmüş. Bayram*larda aile, komşuluk ve akraba ilişkilerini güçlendiren geleneklere uyulurmuş. Şeklinde ifadeler anlatımın anlatan kişinin gözlem ve deneyimlerine değil duyduğu kişinin deneyimlerine dayalı ol*duğunu gösterir. 2.Metin: Günümüzde yoğun iş temposu ve stresi altında çalışan insanlar bayram tatillerini fırsat bilerek ka*falarını dinleyecekleri sakin ortamları tercih ediyorlar. Bu da bayram geleneklerinin unutulmasına, eş-dost, akraba ziyaretlerinin azalmasına sebep oluyor. Bu ifadede de anlatım tamamen anlatan kişi*nin gözlemlerine dayanmaktadır. Doğrudan Anlatım Başkasına ait bir sözün, konuşanın ağzından çıktığı biçimiyle (aynen) anlatıcının yazısı içine gir*mesidir. Dolaylı Anlatım Başkasına ait bir sözün anlatıcının ağzından anlatımıdır. 4. metin , 5. metin 1. "İklim" adlı metinde "Bu nedenle kurumsal olarak Güney Yarım Küre, Kuzey Yarım Küre'den daha kısa ve daha sıcak yazlar, daha uzun ve daha soğuk kışlar geçirir." cümlesinde geçen "soğuk" ve "sıcak" ifadeleri dokunma duyumuza bağlı olarak yazılmıştır. 2. "Düşünce... Nasıl Bir Olay?" metninde "Düşünce bir süreklilik ve akış olayıdır. Hep öğretildiği ve alıştırıldığı mecrasında akmaya meraklıdır. Çok büyük dürtüler, çok büyük eylemler olmadıkça ne yatağından taşar ne de deltalar oluşturur. Bir alışılmışlık hâli, normal hâldir diye hep öyle olmasında ısrarlı olacak değiliz. Çünkü normal dediğimiz, hiçbir zaman acı ve ıstırabın yolu değildir. Ancak yanlış alışkanlıklar, yaşam tarzı hâline gelmiş ıstıraplar şeklinde görüntü verir. Zaten doğası gereği düşünce hep tedirginlik üretmeye yatkındır. Düşüncenin huzursuz eden ıstıraplar üretmesine sebep olan hep dizgin tutmayan, kural tanımayan arzu ve korkulardır."Düşüncenin bir akarsuya benzetilmesi, bir mecrasının olduğunun söylenmesi, düşünce ürünlerinin delta ovasına benzetilmesi gibi ifade*ler kişisel tespitlerdir. 3."Düşünce... Nasıl Bir Olay?" adlı metinde soyut bir konu olan "düşünme" konusu ele alındığı için metnin konuyu ele alış biçimi de soyut olmuştur. "İklim" adlı metinde ise "mevsimler" konusu du*yularımıza bağlı olarak verildiği için somut bir şekilde ele alınmıştır. 4.Soyut kavramları biz duyu organlarımız aracılığıyla algılayamayız, varlığını fikren kabul ederiz. Göremediğimiz, duyamadığımız, koklayamadığımız, dokunamadığımız ve tadamadığımız şeyleri', ta*nımamız ve anlatmamız zordur. İşte bu kavramları gördüğümüz, duyduğumuz... şeylere benzeterek onları görünür, duyulur...hale getiririz. Bu. işleme somutlaştırma denir. Yukarıdaki metinde düşünce kavramı akarsuya benzetilerek somutlaştırılmıştır. Soyutlama, okurda bir konuyla, bir kavramla ilgili uzak çağrışmalar yaratmak amacıyla kullanılır. Bu durum anlatımı-akıl dışına çıkarma yoluyla sağlanır Bir başka deyimle soyutlamada kavramların gerçekle bağı koparılır. Soyutlama, anlamdan uzaklaşma olduğu için daha çok şiirlerde kullanılır. 5.Somut anlatım daha çok bilimsel, soyut anlatım da edebî, felsefî metinlerde kullanılır. 6.Metinlerde konunun içeriği anlatım tarzlarını belirleyen önemli bir etkendir. Konunun soyut ve*ya somut olması anlatım tarzının öznel veya nesnel olmasını belirler. ANLAMA - YORUMLAMA 1,metin GARİP BİR HİKÂYE Austin'in kuzeyinde bir zamanlar Smothers adında namuslu bir aile yaşıyordu. John Smothers, karısı, beş yaşındaki küçük kızları ve onun ebeveynlerinden oluşan bir aileydi. Kentin 'özel''nüfus sayıımında altı kişi görünseler de, aslında üç kişidirler, Bir gece akşam yemeğinden sonra küçük kız şiddetli bir mide sancısıyla kıvranmaya başladı. John Smothers hiç vakit kaybetmeden kente ilaç almaya gitti. Ama asla geri dönmedi. Küçük kız bir süre sonra sağlığına kavuştu büyüdü ve güzel bir genç kadın oldu. ' ' : ; - Anne yıllarca kaybolan kocasının arkasından gözyaşı döktü. Fakat üç ay önce evlenip San Antonio kentine yerleşti. Bir süre sonra küçük kız da evlendi ve aradan yıllar geçti, küçük kızın da kızı beş yaşına bastı. Genç kadın hâlâ babasının onları terk edip asla geri dönmediği evde yaşıyordu. Bir gece garip bir olay meydana geldi. Yıllar önce John Smothers'in kaybolduğu gece genç kadının küçük kızı mide sancılarıyla kıvranmaya başladı. Eğer John Smothers yaşıyorsa ve sürekli bir işi varsa artık torun sahibi de olmuştu. John Smith (genç kadının kocası), "Kente gidip küçük kızıma ilaç almalıyım," dedi. Karısı "Hayır, hayır, sevgili John gitme.. Belki ser de eve dönmeyi unutup ebediyen kaybolursun," diye bağırdı, „ Böylece John Smith ilaç almaya gitmedi. Karısıyla birlikte küçük Pansy'nin (küçük kızın adı Pansy'ydi) başında beklediler. Bir süre sonra Pansy iyice fenalaştı. John Smith tekrar ilaç almaya gitmek istedi ama karısı engel oldu. Birdenbire kapı açıldı ve uzun beyaz saçlı, kamburu çıkmış yaşlı bir adam iki büklüm içeriye girdi. Pansy, "Merhaba büyükbaba," dedi. Yaşlı adamı diğerlerinden önce tanımıştı. , ; Yaşlı adam cebinden ilaç şişesini çıkarıp Pansy'ye bir kaşık şurup içirdi. Küçük kız hemen iyileşti. John Smothers, "Tramvayı beklediğim için biraz,geciktim," dedi. O'Henry (VVilliam Sydney Porter)' Dünya Edebiyatından Seçme Öyküler 2.metin BU BİZİMKİ Yıkıcı bir aşk bu, Yıkıyor milletin ortasına Tutku yükünü. Bölücü bir aşk, Ekmeği suyu bölüyor Günde üç öğün. Hain bir aşk bu, Sizin eve hırsız girer Onunkine polis. Yasadışı bir aşk, Evlenmeyi Hiç mi hiç düşünmüyor. Soyguncu bir aşk bu, En sıradan ezgilerden Sevinçler devşiriyor. Kökü dışarda bir aşk, Dante ile Beatrice'inkine Fena öykünüyor. işgalci bir aşk bu, Samanlık sevişenin diyor Başka şey demiyor. Cemal Süreya 3.metin HAMLET V. PERDE - I. SAHNE (Bir mezarlık, ellerinde kazma küreklerle iki soytarı girer.) HAMLET — Şu adamla konuşacağım. Bu mezar kimin mezarı, aslen? BİRİNCİ SOYTARI — Benim, efendim. (Şarkı söyler.) Bir de çukur rahatça gömülecek, Bu deminde insana yetmez mi ki? HAMLET — Herhalde senin olacak, çünkü içindesin. BİRİNCİ SOYTARI — Siz dışındasınız, efendim, onun için sizin olmasa gerek. Bana gelince, içinde yatmıyorum ama gene benim. HAMLET — Mademki içindesin, yatıyorsun sayılır, hem de kendinin olduğunu söylü- yorsun. Hâlbuki burası ölüler içindir, diriler için değil. Buna göre yalan söylüyorsun. BİRİNCİ SOYTARI — Mezar içinde söylenmiş yalandan ne çıkar; gömüveririm. BİRİNCİ SOYTARI — Al sana bir kafa. Bu kafa yirmi üç senedir toprakta. HAMLET — Kimin kafasıydı? BİRİNCİ SOYTARI — Sahibi köpoğlunun biriydi. Kimin dersiniz? HAMLET — Ben ne bileyim? BİRİNCİ SOYTARI — Delinin dik âlâsı oydu işte! Bu kafa özbeöz Yorick'in kafasıydı efendim, Kralın maskarasının. HAMLET — Bu mu? BİRİNCİ SOYTARI —O, ya. HAMLET — Bakayım. (Kafatasını alır.) Vah zavallı Yorick! Onu tanırdım Horatio; fevka- lade hoş bir adamdı. Kaç kereler beni sırtında taşımıştı. Hâlbuki şimdi bana ne iğrenç geliyor! Nerde şimdi o latifelerin, o oyunların, o şarkıların? Nerde sofrayı kırıp geçiren şakaların? Avurtların büsbütün çöktü mü ki? Öyleyse şimdi git hanımımızı odasında bul; ona, yüzünü bir parmak kalınlığında da bo-yasa yine bu hâle geleceğini söyle; bakalım buna gülebiliyor mu? Kuzum Horatio, bana şunu söyle. HORATİO — Neyi, efendimiz? HAMLET — Acaba İskender de toprağın altında bu hâle geldi mi? HORATİO — Elbette. SHAKESPEARE Hamlet
4.metin ZORLUĞUN DEĞERİ Filozofların en akıllıları derler ki: akla uygun hiçbir şey yoktur ki tam tersi de akla uygun olmasın. Yakınlarda gevelediğim bu güze! sözü eskilerden biri (Seneca) yaşamayı küçümseme yolunda kul*lanmış: Ona göre, yalnız yitirmeye hazırlandığımız bir nimet bize zevk verebilir. İn auquo est dolor amissae rei, et timor amittendae. (Seneca) Yitirme acısıyla yitirme korkusu bir kapıya çıkar. Demek ister ki bununla, yaşamayı yitirme korkusunda olursak, yaşamanın tadını çıkaramayız. Ama bunun tersi de söylenebilir: Yaşamaya bu kadar sıkı sarılıp, böylesine bir sevgiyle bağlanmamış, onun temelli olmadığını gördüğümüz, elimizden çıkmasından korktuğumuz içindir. Gerçek ortada çün*kü: Ateş nasıl soğuktan hız alıyorsa bizim istemimiz de kendi karşıtıyla bilenip keskinleşiyor: Si numquam Danaen habuisset abenea turis, Non esset Danae de Jove facta parens. (Ovidius) Danae yi funçtan kuleye komasalardı Jüpiter den hiç gebe kalmazdı Danae. Bolluğun verdiği doygunluktur zevkimizi en fazla körleten; zevkimizi en fazla bileyen, coşturan şeyse özlediğimizi az ve zor bulmaktır. Ominum rerum voluptas ipso quo debet fufare periculo crescit (Seneca) Her şeyin zevki, bizi itmesi gereken tehlikeyle artar. Galla, nega: satiatur amor, nisi gaudia torquent. (Martialis) Galla, hayır de: aşk azapla beslenir yalnız. Aşkın gevşememesi için Likuros Lakedemonya'da evlenenlerin gizli yatıp kalkmalarını buyur*muş: Evlilerin yatakta görülmeleri, bir başkasıyla yatmaları kadar ayıp sayılıyormuş. Buluşmaların zorluğu, yakalanma tehlikesi, sonradan duyulacak utanç: Et languor, et silentium, Et latere petitus imo spritus (Horatius) Ya o baygınlık, o sessizlik, Ya o derinden gelen gizli ahlar, Bütün bunlardır salçayı kıvamına getiren. Sevişmenin nice hoşlukları aşkın etkilerinden çekine*rek, utanarak söz etmekten doğmaktadır. Şehvetin kendisi bile acı duyarak kızışmak ister, incittiği,tırmaladığı zaman daha tatlı olur. Fahişe Flora, Pompeus'la yatıp da üzerinde dişlerimin izini bırakma*dığım olmadı, dermiş. Quod petire premunt arcte, faciuntque dolorem Corporis, et dentes inlidunt saepe lebellis: Et stimuli supsunt, qui instigant laedere id ip'sum Quodcumque est, rabies unde illi germina surgunt. (Lucretius) Arzuyla sarıldıklarının canı yanar; Dişleri ısırır çok kez nazik dudakları. Gizli dürtüler incitmeye iter onları. Her tuttuklarını; azgınlıkları artar böylece. Her işte görülen budur: Zoduk değer kazandırıyor her şeye. Montaigne Denemeler
Öznel- Nesnel Anlatım Doğrudan-Dolaylı Anlatım Somut-Soyut Anlatım 1. metin Hikâye ÖZNEL DOĞRUDAN SOMUT II. metin Şiir. ÖZNEL DOĞRUDAN SOYUT III. metin Tiyatro ÖZNEL DOĞRUDAN SOMUT IV. metin Deneme ÖZNEL DOĞRUDAN SOMUT
ÖLÇME VE DEĞERLENDİRME
1. • Anlatıcının; gördüklerini, işittiklerini, duyularıyla algıladıklarını ve deneyimlerini dile getirdiği her düzeydeki anlatıma somut denir. » Kişiden kişiye değişmeyen, kanıtlanabilen bilgilerin kullanıldığı anlatıma nesne! denir. • .Kişisel düşüncelerin ve duyguların ifade edildiği anlatıma öznel denir. • Başkasından öğrenilenleri, duyulanları ifade etmek amacıyla gerçekleştirilen anlatıma dolaylı denir. ; » Anlatıcının kendi gözlemlerini ve deneyimlerini dile getirdiği her düzeydeki anlatıma doğrudan denir. 2. • "Türkiye, Asya ile Avrupa arasında bir köprüdür." cümlesi öznel anlatımlı bir cümledir. (Y) • "İbrahim Bey, başarılı öğretmenlerimizdendir." cümlesi nesnel anlatımlı bir cümledir. (Y) 3. E) Nedim Bey, iş toplantısı için yedi uçağıyla İzmir'e gitti . 4. B) Tevfik Fikret, aruzu Türkçeye uygulayan en önemli şairdir. 5. B) Işığın boşluktaki yayılma hızı sabit ve saniyede üç yüz bin kilometredir. 6. İletişimde anlatıcı ile anlatılan nesne veya konu arasındaki ilişki anlatımın öznel veya nesnel, doğrudan veya dolaylı, somut veya soyut olması bakımından anlatımı etkiler. 7. Anlatıcının; duyu organlarıyla algıladıkları varlık ve nesnelerin anlatımı somut anlatım, anlatıcı*nın sadece varlığını bildiği ancak duyu organlarıyla algılayamadığı, bilimsel olarak ispatlayamadığı olguların anlatımı ise soyut anlatım özelliği kazanır.
GEZİ (SEYAHATNAME) "Bir yazarın yurt içinde ve yurt dışında gezip gördüğü yerlerin ilgi çekici özelliklerini anlattığı yazı türüdür. Gezi yazıları gezip görmenin, iyi bir gözlemin ürünüdürler. Gezi yazılarının tarihi çok eskidir. İnsanlar hep uzak ülkeleri, uzak ülkelerin doğasını, insanlarını, bu insanların yaşayış biçimlerini ve yarattıkları kültür eserlerini merak etmişlerdir. Bir nedenle başka ülkelere giden kişilerle karşılaştığımızda, onları soru yağmu*runa tutmamız bundandır. Günümüzde televizyon görüntüleri dünyanın birçok kültürünü yanı başımıza ge*tirdiği halde, hâlâ gezi anılarını dinlemenin ya da okumanın tadı başkadır.
Gezi yazılarının çok yönlü anlatım olanakları vardır. Uzunluğu çoğu zaman kitap olacak kadardır. Gazetenin iç sayfalarından birinde dizi halinde günlerce yayınlandığı da olur. Okuyucunun sıkılmadan, merakla okuduğu bir yazı türüdür. Gezi yazısı yazarken ilgiyi uyanık tutmak, okuyucuda okuduğu yer*leri görme isteği uyandırmak çok önemlidir. Gezi yazarlığı ayrı bir ustalığı gerektirir. Yazar gezdiği yerlerin ilginç özelliklerini hemen fark edecek kıvrak bir zekâya ve kültür birikimine sahip olmalıdır. Gezi yazısı ile röportaj arasındaki ayrılıklar nelerdir? Gezi yazılarıyla röportaj birbirine karıştırılmamalıdır. Gezi yazısında ilgi çekici yerler anlatılır. Röpor*tajda olduğu gibi, sorunları deşmek, arkasındaki sorunları duyurmak, kamuoyu oluşturmak amacı güdülmez. Gezi yazıları bir bakıma anıya ve günlüğe de benzer, fakat onlardan ayrı bir yazı türüdür. Gezi yazısının belirleyici özellikleri nelerdir? • Gezi yazılarında çoğu kez kronolojik zamanlı plân uygulanır. Gezi için yapılan hazırlıklar; yolcu*luk, yolculuk sırasında görülen ilgi çekici olaylar; varış, varıştaki ilk izlenimler... • Gezi yazılarında da kendinden önceki söylenmişlerden, yazılmışlardan ayrı olmak önemlidir. Aynı yerler daha önce de başkaları tarafından görülmüş, yazılmış olabilir. İkinci gidişte görülenlerle, ilk gidişte görülenler arasındaki farklara bile değinmek gerekir. Bu da gezi yazılarının zamanla tarihsel belge olduğunu ortaya koymaktadır. • Yazar anlattıklarının doğruluğunu; konuşma ile, bilgi toplama ve fotoğraflarla desteklemeli, an*lattıklarını bir mantık çerçevesine oturtabilmelidir. Her anlattığı, önceki anlattıklarıyla çelişmemelidir. • Gezi yazılarında yazar; açıklayıcı anlatım, öyküleyici anlatım, betimleyici anlatım ve tartışmalı anlatım gibi bütün anlatım yollarından yararlanır. Ayrıca okuyucuya değişikliği gösterebilmek için örnekleme, karşılaştırma, tanık gösterme gibi nesnel verilerden de yararlanabilir. • Resim kullanılmalıdır." (Canan İleri, Yazılı Anlatım Türleri I) HAZIRLIK
1. Seyahatname, yazarların yurt içi veya yurt dışı gezilerinde gördüklerini anlattığı yazılara denir. Gezinmeyi iş edinen kişi seyyah veya gezgin adıyla anılır. Gezgin, gezip gördüğü yerlerin insanlarını, yaşayışlarını, tarihlerini medeniyetlerini anlatır. Seyahatnameler, yazarların sadece gezip görmek ihti*yacından doğmamıştır. Çeşitli savaşlar, hac ziyareti, görevle başka ülkelere gönderilen memurların yolculukları sebebiyle seyahatnameler yazılmıştır. 2. "Yediğin içtiğin senin olsun; gezip gördüğünü anlat." sözüyle vurgulanmak istenen gezip gör*menin önemidir. Seyahatten dönüşte gezip görülen yerler hakkında bilgi edindiği düşünülen kimseler*den yeni görülen bu yerlerle ilgili bilgi edindiği düşünülür. Genellikle bu soruyu soran kişiler de seyahat edilen yer hakkında bilgi almak isterler meraklarını gidermek için sabırsızca "Yediğin içtiğin senin ol*sun; gezip gördüğünü anlat." sözünü söylerler. 3. Görmediğimiz yerlerle ilgili bilgilere kitaplardan, görsel ve yazılı medyadan, internetten ve ora*ları gezip gören veya hakkında okuduğunu düşündüğümüz arkadaşlarımızdan ya da büyüklerimizden öğreniriz. 4. İnsanların farklı farklı ilgi alanları vardır. Bu ilgilere göre bir yeri görme isteği uyandıran etkenler değişir. Yeni yerler görerek oranın tarihi, doğası, insanı hakkında merak ettiklerimizi öğrenme isteği bu etkenlerden biridir. Merak, ilgi, eğlenme, dinlenme ve öğrenme ihtiyacı, bir yeri görme isteği uyandıran etkenlerdir. 5. Gezilen bir yerin yaşayış, gelenek, görenek, doğal güzellik, tarihi özellik ve daha değişik yön*lerden ilgi çekici ve farklı bulduğumuz yanlarının başkaları tarafından mutlaka bilinmesi gereği düşün*cesi, gezilen yerlerle ilgili izlenim ve bilgilerin yazılması isteğini doğurur. 6. Yurt içinde veya yurt dışında gördüğümüz yeni yerlerin bize kültürel açıdan yarar sağlayacağı muhakkaktır. Çünkü biz seyahat ettiğimiz yerlerde yeni ve farklı bir insan topluluğuyla karşılaşırız. Bu yeni toplumun, dolayısıyla bu yeni kültürün insana, eşyaya, mekâna bakışını ve yaşam felsefelerini öğrenmiş oluruz. Gelenek, görenek, doğal güzellik, tarihi mekânlar bize yepyeni dünyaların kapısını açar. Biz eğer meraklı isek ve öğrenmeye açıksak gerçekten bu seyahatlerin bilgi-görgü arttırma açı*sından, kültürel açıdan büyük yararlar sağlayacaktır. 1. ETKİNLİK Daha Dün Anadolu notları arasına bugün dumanı üstünde bir Rumeli notu sıkıştırıyorum. Trenle Çatalca'ya şöyle bir gidiş, geliş... İstanbul sonbaharı için bundan daha hoş bir gezinti olur mu? Arkamda ipincecik bir elbise, ayağımda bir yazlık iskarpin... Yalnız geceye doğru belki hava serinler diye koluma hafif bir pardösü alıyorum. Ben, daha köşe başını dönerken hafif bir yağmur çise-lemeğe başlıyor. Ziyanı yok. Yaz yağmuru ne kadar sürer... Kompartımanda yalnızım. Tren Kumkapı'ya yaklaşırken pencereden hafif bir serinlik geliyor. İhtiyaten pencereyi kapıyorum. Fakat serinlik kesilmiyor. Etrafıma bakınarak bir delik deşik arıyorum. Bulamayınca pardösüyü sırtıma alıyorum. Bakırköy'ünü geçtikten sonra o da beni ısıtmamağa başlıyor. Bu defa, gene etrafıma, pencere ve kapı aralıklarına bakıyorum. Nihayet iskarpinlerim gözüme ilişiyor: Sokakta ben farkında olmadan altlan ıslanmış; su, yavaş yavaş çoraplara yürümüş... Florya'dan sonra artık ayaktayım. Çünkü gittikçe artan anlaşılmaz soğuğa karşı vagonun içinde dolaşmaktan başka çare yok. Hava, duman ve yağmur içinde. Görünürlerde ağaç ve yeşillik olmadığı için etraf birdenbire bir kara kış rengi bağlamış. İki buçuk saat Sonra Çatalca. Trene yazın binmiş, kışın iniyor gibiyim, Üç, beş yolcu seller içinde istasyona doğru koşuyoruz Bir dakika içinde iskarpinlerim çamur, pardösüm su içinde kalıyor. Baskın o kadar ani ki yaz sıcağı bekleme odasından çıkmağa daha vakit bulamamış. Şimdiden soba yanmasına imkân olmadığı halde adeta şüphe ile sobayı yokluyorum. - Arkadaş, Çatalca nerede? - Ta şu karşı tepelerin ardında, - Arabalar, otomobiller nerede durur? - Karşıda durur amma, bugün yok... Yol fena olduğu için otomobiller yalnız güzel havalarda işler*ler. - Ben, şimdi ne yapacağım? - Şimdi de bir tane var. Tren yolunun karşı tarafında adamın gösterdiği yere bakıyorum. Üstü açık birtakım çardaklar ara*sında bir otomobil görüyorum. Meğer ben, alık alık etrafıma bakınıp bekleme odasında sobayı muayene ederken öteki yolcular Orsaya koşmuşlar. Ben, soluk soluğa yetiştiğim zaman araba dolduktan başka birkaç kişiyi, yerde açıkta kalmış bu*luyorum. Şoför: - Ben artık gelemem yollar çok fena; diye nazlanıyor, kalanlar: "Yapma Allah aşkına... İstasyon binasında bir de iki çocuklu kadın kaldı", diye yalvarıyorlar Nihayet, şoför tekrar döneceğine söz veriyor ve gidiyor. Yolculardan bir, ikisi tekrar istasyon binasına dönüyorlar. Ben, bu sefer de atlarım korkusu ve yağmur altında beklemek bir nevi kıdem hakkı kazandım ümidiyle ondan ayrılmıyorum. Çardaklardan biri kır kahvesi... Üstünde ağaç dalları ve tek tük yapraklar var. Kahve ocağının bu*lunduğu yerin üstü ve etrafı nispeten daha muhafazalı... Fakat nihayet tramvay sahanlığı genişliğinde bir yerde kahveci, kahvecinin bir alay hırdavatı ve iki müşterisi barınıyor. Ben, yanaşmağa cesaret edemeyerek uzaktan hasetle bakıyorum. Onlar, bu hissimi anlamışlar gibi: "Siz de buyurun, ıslanmayın" diyorlar. Müşteriler benden beter giyinmiş iki genç. Birisi tepemizdeki otların arasından akan yağmuru gös*tererek: "Haşa huzurdan çıplak biri zemheride balık ağının içine girmiş, Allah dışarıda kalanlara imdadeylesin, demiş... Bizim vaziyetimiz de ondan farklı değil amma gene Allah şu kahveciden razı olsun" diyor. Dert arkadaşlığı başka şey. Çabucak ahbap oluyoruz, birbirimize kahveler ısmarlıyoruz. Kahveci izahat veriyor: — Hava bugün Çorlu panayırını berbat etti, Panayır haftaya burada kurulacak. Bu çar-dakları onun için hazırlıyorlar. Hemen Allah fakir fukaraya acısın da hava böyle gitmesin... Kahveci insaniyetli adam. Şoförün "gelemem" diye nazlanmasının yol bozukluğundan ziyade ni*yet bozukluğundan ileri geldiğini, yani bizden fazla para çekmek için bu ağzı kullandığını söylüyor ve böyle bir teklif karşısında sıkı dayanmamızı tavsiye ediyor. Otomobilin durmasıyla istasyona giden yolcuların, yerden biter gibi birdenbire ortaya Çıkmaları ve otomobile atlamaları bir oldu. Benim kıdem hakkı yandı; gene açıktayım Fakat biraz evvel kahvede tanıştığım gençlerden biri büyük bir nezaketle bana yerini verdi. İstasyon kadının iki çocuğu ve bohçasıyla beraber daha yeni bekleme odasından çıktığı görülü*yordu Fakat görmemezlikten geldik. Halbuki biraz evvel şoföre geri dönmesi için yalvarırken kendimiz*den ziyade o biçareyi ileri sürmüştük. Evet, İstanbul'un burnunun dibindeki Çatalca'ya bu eski vilayet merkezinde istasyonla şehir arasın*da adamakıllı bir yol yok. Yağışlı havalarda arabalar ortadan çekiliyor, halk, muhasarada kalıyor. Biz yağmurların ilk başladığı günde bu on dakikalık yolu adeta maceralarla geçtik. Bir, iki kere devrile*cek gibi olduk; küçük bir dereye daldık, çıktık. Sonra bir tarladan iki, üç metre yüksekliğinde caddeye çıka*bilmek için, beygirle mania atlama yarışı yapar gibi, dört yahut-beş-defa-gerileyip-ileri-saldırdık. Her defasında tam tepeyi tutacağımız saniyede makine soluya, hırlıya duruyor, sonra geriliyor, şoför bizi kenardaki hendeğe dökmemek için türlü manevralar yapıyor. Yolcular "aman oğlum, biz ine*lim bari" diyorlar. Şoför: "Araba ağır olursa daha iyi" diye cevap veriyor. Biz, beş yolcu, adeta safra vazifesi görüyoruz. Çatalca'da yemek ve gezinti: Yağmur aşçı dükkânının camından geçerek önümdeki masanın muşambasına damlıyor. Hazır yemekleri gözüm kesmediği için ateşe bir dilim et koydurdum. Tavanları delip geçen yağmurun benim yazlık iskarpinleri ne şekle soktuğunu anlatmağa hacet yok. Potinimin içine kat kat gazete kağıtları yayarak etin pişmesini bekliyorum. Sonra, artık hiç bir yağmurdan pervam kalmayacak surette ıslan*mış olduğum için rast gele çarşıyı, sokakları dolaşıyorum. Reşat Nuri Güntekin Anadolu Notları Kırıkkale'ye Giderken Ankara kalesi, telsiz direkleri ve bir tünel... Yarım dakika karanlık. Ankara geride kaldı. Bu yol, bütün bozkırı geçer, Karadeniz'e dek ulaşır. İsmet Paşa yıllardır fikir döktü, ray döşedi. Şimdi ben, bu ray üstünden fikir taşıyan kültür savaşı*nın zırhlı trenine yetişmek için kilometrelerin sekişini sayıyorum. Tren yolunda... Gezici eğitim sergisi Kırıkkale istasyonunda... Tren yolunda dediğim zaman dudaklarımızda yabansı bir kıvrıntı seziyor gibiyim. Sezmeye de gerek yok gerçekten: "Tren yolunda da laf mı a canım." diyebilirsiniz. Eğer siz, bir zamanlar Yahşıhan'a dek böyle gidip gelen eski tren bozuntusunu anımsarsınız hiç de böyle düşünmezsiniz. Hele benim gibi Yahşıhan yolunda tuhaflıklara tanık olmuşsanız...Size, istasyonların kimi bodurumsu, kimi kavaklar gibi birbirleri*nin sırtından sırıtan uzun dallı ağaçlarından, çeşmelerinden, bayrak direklerinden, makaslarından, telgraf direklerine tünemiş güvercinlerinden, yol kenarında doygun doygun treni seyreden öküzlerden, özgür ve neşeli sıpalardan söz edeceğimize bizim orta Anadolu'ya kültür ve yeninin aşkını taşıyan trene rast gelinceye dek bugünkü güzel trenin yerindeki o eski tren ve ray bozuntusundan söz edeyim, her halde canınız sıkılmaz. Yıl 1921, İnönü ile Sakarya savaşının araları... Ankara'dan Kayseri'ye doğru bir akın var. Kağnı, kağnı, kağnı... Yollardan, dağlardan, taşlardan gıcırtıdan geçilmiyor. Mumyalanmış bir eşeğe benze*yen cılız, sanki tenekeden yapılma bir lokomotif, ince, uzun hörgücünü kaldırmış, bitkin develeri anım*satan vagonlar da bunların arasında Kayseri yolunu tutuyor. Her nedense o zaman burada işleyen dekovilde, sudan geçmeyen hayvanın inadına benzer bir inat vardı. Zaman zaman tutarağı tutardı. Bakarsınız, tıpış tıpış giderken birdenbire zınk yerinde sayar. Bir ses duyulur: "Lokomotifin suyu tükendi. Allah'ını seven su getirsin!.." Kovalarla, ibriklerle, testilerle bir sürü halk su aramaya çıkar, su bulunmayan bir yerde ise herkes mataralarındaki, testilerindeki, teneke ya da toprak ibriklerindeki suları lokomotife boşaltırlar. Mübarek, yürümeye başlar. Ama yürüyüş de ne yürüyüş!... Trenin üstünde pinekleyen ihtiyarlar, kimi zaman şöyle konuşurlardı: "Tren giderken indim, aptes bozdum, elimi yudum, trene bindim." "Aptes tazeledim, yine geldim, yetiştim." Yokuş bir yere gelindi mi bir ses yükselirdi: "Allah'ını seven vagonları ardından itsin!" Yüzlerce adam trenden iner, trenin durduğunu gören köylüler de gelir. Helesa yelesa ile treni yü*rütürlerdi. Trenin kömürü tükenip yöreden çalı çırpı topladığımızı da ben bilirim. Bunları söylerken sa*dece bir anıyı anlatıyorum. Dün süngüsünü tüfeğine çaputla bağlayıp düşmana saldıran bir ulusun o günü böyle geçerdi. Şimdi İsmet Paşa'nın döşediği raylar üstünde fikir gibi hızlı, düzenli ve rahat trenle Kırıkkale'ye yaklaşıyoruz. Makinenin, tekniğin dokunduğu yer, çölün ortasında bile olsa yepyeni bir uygarlığı fışkırtı veriyor. Kırıkkale işte böyle bozkırın ortasında baca. fabrika, asfalt, geometri, boyalı ev, sağlam tavan, iş gömleği giyen alın terli insan demektir. Kırıkkale bana, kopmuş bir film parçasının san bakkal kâğı*dına yapıştırılması etkisini yaptı. Kırıkkale, başlı başına minnacık bir fabrika yuvasıdır. Sağı solu, önü arkası bozkırdır. İstasyon kalabalık... Siyahlar giyinmiş öğretmenler, iş gömlekli işçiler, ustalar, mühendisler, bereli kadınlar, irili ufaklı çocuklar vagonların çevresinde toplanıyorlar... Sadrl Ertem,Türk Dili Dergisi, Gezi Özel Sayısı, 1 Mart 1973. 2.ETKİNLİK
GEZİ YAZILARI "Gezi yazısı, gezilip görülen yerler üzerine yazılan yazıdır. Geziye çıkmayı uğraş edinen kimselere gezgin denir. Eskiden, "gezi yazısı" yerine se*yahatname, "gezgin" yerine de seyyah terimleri kullanılırdı. Gezi yazılarında, gezilen yerlerin görünümleri, insanların ırkları, dilleri, yaşayışları, gelenekleri, ta*rihleri* uygarlıkları, vb. anlatılır. Gezi yazılarında yalnız görülen ve duyulan şeyler anlatılıp hayalden doğma hiçbir olguya yer ve*rilmediğinden, bu çeşit eserler tarih, coğrafya, toplumbilim, hukuk, folklor, vb. bilimleri için yardımcı kaynakların başlıcalarındandır. Ya zevk için, ya keşif amacıyla ya da görevle yapılan geziler dolayısıyla yazılan bu türdeki yazıla*ra çok eski devirlerden beri rastlanmaktadır. Dünya edebiyatında bu yolda eser verenlerin en ünlüleri şunlardır: Çin'e kadar gitmiş olan Venedikli Marco Polo (1254-1324), Arap gezgini İbni Batuta (1304-1369?).vb. Türk edebiyatında gezi türünde eser verenlerin en önemlisi Evliya Çelebi'dir (1611 -1685'ten son*ra). XVIII. yüzyılda Avrupa ile ilişkiler çoğalınca, elçilik göreviyle yabancı ülkelere giden kimseler de, gittikleri yerler üzerine, sefaretname adı verilen eserler yazmışlardır; yapılan görevin sonucunu saraya bildirmek amacıyla yazılan bu eserler de gezi yazısı niteliği göstermektedir; Yirmi sekiz Çelebi Mehmet 7-1732) Efendi'nin Paris, Ahmet Resmî (7-1779) Efendi'nin Berlin üzerine yazdıkları sefaretnameler bunların en ünlüleridir Yeni Türk edebiyatında gezi yazısı türünde eser verenlerin başlıcaları şunlardır: Ahmet Mithat (Avrupa'da Bir Cevelan), Ali Bey (Seyahat Jurnali), Cenap Sahabettin (Hac Yolun*da), Ahmet Haşim (Frankfurt Seyahatnamesi), Falih Rıfkı Atay (Denizaşırı, Yeni Rusya, Taymis Kıyıları, Tuna Kıyıları, Bizim Akdeniz. Hind, Yolcu Defteri, vb.), Reşat Nuri Güntekin (Anadolu Notları) Azra Erhat (Mavi Yolculuk), Melih Cevdet Anday (Anadolu ve Sosyalist Ülkelerde), Oktay Akbal (Hiroşimalar Olmasın), vb. Bunlardan yalnız Falih Rıfkı Atay gezi yazısı yazmayı uğraş edinmiş; edebiyatın başka dallarında çalışan öteki sanatçılar, bir yan uğraş olarak bu yolda yazmışlardır. Gezi yazısı türünün bir dalı da, gezi röportajıdır. Röportaj (fr. Reportage) türü çeşitli olayları ve yerleri inceleyip okuyuculara anlatmak üzere, gazetelerin her yana gönderdikleri "muhabirlerin yazıla*rından doğmuştur. Röportajın başlıca özelliği, yerinde toplanmış canlı ve ilgi çekici gözlemlere dayan*masıdır. Röportajın alanı çok geniştir: toplum hayatında rastlanan her olay (yangın, kaza, salgın hasta*lık, grev, vb.), her yer (fabrika, okul, mahkeme, devlet dairesi, sokak, vb.), her memleket (şehir, kasa*ba, köy, vb.) ve her kişi (sanatçı, iş adamı, memur, esnaf, köylü, şehirli, vb.) röportaj konusu olabilir. (Tanınmış kişilerle belli bir konuda yapılan röportajlara, eskiden mülakat denirdi; bugün görüşme den*mektedir). Bizim konumuzla ilgili röportaj çeşidi, yurt köşelerini anlatan gezi röportajı'dır. Bu alanda eser veren yazarların başlıcaları şunlardır: Ahmet Şerif (Anadolu'da Tütün), Yaşar Kemal (Bu Diyar Baştan Başa), Fikret Otyam (Gide Gide, 13 cilt), vb." Cevdet Kudret Örneklerle Edebiyat Bilgileri-2 İNCELEME 1. Okuduğunuz ve dinlediğiniz gezi yazılarının ortak özelliklerini belirleyiniz. ·Gezilip görülen yerler hakkında yazılan yazılardır. ·Gezi yazısında yazar gezdiği yerleri anlatmış, abartma, uydurma bilgiler verilmez. « Yazar gördüklerini, okuyucusunun daha iyi algılaması için, karşılaştırma yapar. Okur sanki o yerleri sanatçıyla gezer gibi olur. ·"Gezi yazılarında çoğu kez kronolojik zamanlı plân uygulanır. Gezi için yapılan hazırlıklar; yol*culuk, yolculuk sırasında görülen ilgi çekici olaylar; varış, varıştaki ilk izlenimler..." ·Gezi yazılarında yazar; açıklayıcı anlatım, öyküleyici anlatım, betimleyici anlatım ve tartışmalı anlatım gibi bütün anlatım yollarından yararlanır. Ayrıca okuyucuya değişikliği gösterebilmek için ör*nekleme, karşılaştırma, tanık gösterme gibi nesnel verilerden de yararlanabilir." 2. İncelediğiniz gezi yazısında yazarın ilgisini çeken unsurlar nelerdir? • Japonların çok çalışkan bir millet olmaları, millet değil şirket gibi çalışmaları, • İnsanlar birbirine çok saygılı. Sorumluluk duygusu çok gelişmiş, s • Temizlik çok önem vermeleri, • Aile yaşamı çok önemli olması, boşanmanın çok zor olması, • Japonların imparatorlarına kutsal bir değer yüklemeleri, o kadar ki Japonya'da her imparatorla birlikte takvimin yenilenmesi, • Çok okuyan bir millet olmaları, • Japon insanına doğduğu günden itibaren sabır öğretildiği için sövmek nedir bilmiyorlar. • Japonya'da çocuğun çok önemli olması, • Öğrencilerin tatillerinin kısa olması, tatil süresince bile okula gidip ödevlerini göstermeleri, • Turizm açısından çok hareketli bir ülke olan Japonya'da önemli kahramanları Samurai'lerin tu*rizmde kullanılması, • Japonya'da dört kişiye bir araba düşmesi ve trafiğin çok yoğun olması, • Gerçekten de teknolojide dünyada bir numara olmaları, . Japonya'nın, geiir dağılımı açısından dengeli ülkelerin başında gelmesi, • Dünyanın en gelişmiş inci endüstrisinin Japonya'da bulunuyor olması. • Japonya'da insanların iki odalı evlerde yaşıyor olması, • Japonya'da insanların ev gezmesine bile vakitlerinin olmaması, 3. Gezi yazılarında, görülen her şeyin anlatılıp anlatılamayacağını tartışarak belirleyiniz. Gezi yazılarında, görülen her şey anlatılmaz. Yazar seçicidir. Yazarın kendisi için farklı olan, sıradan olmayan şeyleri anlatması önemlidir. Aynı şekilde hitap ettiği kitlenin de ilgisini çekecek şeyleri işlemesi gereklidir. 4. İncelediğiniz metinden tanımlama, betimleme ve açıklama cümleleri bulunuz. Bunlar olmadan yazının aynı etkiyi gösterip göstermeyeceğini açıklayınız. Japonya'nın resmî adı Japonya, ama millî adı "Nippon" (Nipın). Toplam 377 bin kilometrekare*lik bir ülke, dört adadan oluşuyor ve 123 milyon nüfusu var. İrili ufaklı adaların bütünü Japonya ama büyük adalar Hokkaido, Hondo, Şikoku, Kiyuşiyo.. cümlesi açıklama cümlesine örnek verilebilir. İyi dövüşen, saygın savaşçılara verilen Samurai adının Japonca'da asıl anlamı "hizmet eden kişi"dir. cümlesi tanımlama cümlesine örnek verilebilir.
Japonya'da dört kişiye bir araba düşüyor: trafik çok yoğun. Tehlikeli yılanlar gibi sarmaş dolaş olmuş yollar; üst yollar, alt yollar... cümlesi betimleme cümlesine örnek verilebilir. Gezi yazısında yazarın bu anlatım yollarına başvurması bu türün özelliğinden dolayıdır. Bunlar gezilip görülen yerin en iyi şekilde ve inandırıcı anlatılması için çok önemlidir. Çünkü gezi yazıları öğ*retici, karşılaştırma imkânı sağlayan yazılardır. Bunlar olmadan yazı aynı etkiyi göstermeyecektir. 5. İncelediğiniz gezi yazısındaki bütünlüğün hangi ögeler etrafında sağlandığını açıklayınız. Kelimede sesler, cümlede kelimeler, paragrafta cümleler, metinde paragraflar birer birim oldu*ğu için paragraflar da bu metni oluşturan birimdir. Bu paragraflar dil bilgisi kuralları içinde kelimeler, kelime grupları ve cümleler arasında anlam ilişkisiyle iç içedir. Konunun ortaya konduğu veya sezdirildiği cümle ve cümlelerin paragrafın başlarında olduğu görülmektedir. Her paragrafı kendisinden önce ve sonrakine bağlayan söz veya söz grupları vardır. 2. soruda hangi konuların ortaya konduğunu maddeler halinde göstermiştik. Dikkat edilecek olursa bunlar her bir paragrafın konusudur. Ancak yine de bu paragraflar birbirinden bağımsız değildir. Dil bilgisel öğelerle ve anlam ilişkisiyle birbirine bağlıdır, örneğin birinci paragrafta isim vermeden Japonlardan bahseden yazar, ikinci paragrafa ''Kimlerden söz ettiğimi hemen anladınız değil mi?" cümlesiyle başlayarak birinci paragrafla anlam ve dil bilgisel ilişki kurmuştur. 6. Okuduğunuz gezi yazılarının üzerinizde bıraktığı etkileri arkadaşlarınızla paylaşınız. Okunan gezi yazıları insanı içine öyle çekiyor ki insan sanki oraları gezmiş, görmüş hissine ka*pılıyor. Örneğin bu yazıyla birlikte Japon milletini ve Japonya'yı tanımanın ortaya koyduğu psikolojiyle artık o insanlara karşı sempati hissetmeye başlıyorsunuz. 7. Okuduğunuz gezi yazısında anlatılan yerlerle ilgili ne tür bilgilere ulaşıyorsunuz? Bunlardan hareketle gezi yazılarının okuyucuya sağladığı yararları belirtiniz. Japonya'nın tarihi, toplum yapısı, ekonomisi, Japonların hayat felsefeleri, kültürleri, hakkında geniş bilgilere ulaştık. 2. soruda bunları maddeler halinde sıraladığımızdan tekrar açmıyoruz. Bunlar*dan hareketle gezi yazıları öğretici, karşılaştırma imkânı sağlayan yazılar olduğundan okuyucu bir milletin tarihini, sosyolojisini, felsefesini, doğal güzelliklerini, kültürünü öğrenme fırsatı bularak kendi devleti ve milletiyle bu durumu karşılaştırma imkanı sağlamaktadır. 8. Dil, metinde ağırlıklı olarak hangi işlevde kullanılmıştır? Dil, metinde ağırlıklı olarak göndergesel işlevde kullanılmıştır. 3.ETKİNLİK İncelediğiniz gezi yazısındaki paragrafları yapı ve anlam bakımından birbirine bağlayan unsurların neler olduğunu tespit ediniz. İncelediğiniz gezi yazısındaki paragrafları yapı ve anlam bakımından birbirine bağlayan unsurlar hakkında 5. soruda açıklama yapmıştık. Bu açıklamalara ek olarak örneğin üçüncü paragraf "Konuya imparatorlardan girdiğimize göre. bir şeyler daha eklemek yerinde olur sanıyorum." cümlesiyle başlı*yor. Burada hem anlam olarak hem de dilbilgisel olarak bir önceki paragrafa gönderme vardır. 5. pa-• agraf "Başlıca kentleri. Tokyo, Yokohama...." cümlesiyle başlar. Burada Japonya adı zikredilmez. Çünkü bir önceki paragrafta söz edilmişti, "kentleri" kelimesinde Japonya'nın Kentleri isim tamlama*sının sadece tamlananı burada verilmiş. Dilbilgisel olarak ve anlam olarak biz tamlananı biliyoruz ve bir önceki paragrafa bağlıyoruz. Bu örnekleri bütün paragraflar için çoğaltabiliriz. 4.ETKİNLİK "Babaların eşleri ve çocukları ile aile yaşamı sürdürmesi olanaksız." cümlesinde "babaların" ke*limesinden sonra virgül konmalı virgülden kaynaklanan bu anlatım bozukluğu giderildikten sonra öznede anlam eksikiği giderilmelidir. "Babaları, eşleri ve çocukları ile beraber bir aile yaşamı sürdürmesi olanaksız." demesi daha doğrudur. “…yönetim de kendilerini aynı aileden saydıkları için birbirlerine güveniyorlar" burada özne yük*lem uyuşmazlığı söz konusudur. "Çalışanlar ve yöneticiler kendilerini aynı aileden saydıkları için birbirlerine güveniyorlar"şeklinde söylenirse anlatım bozukluğu giderilmiş olur. "Temizlik çok önemli; evler, iş yerleri, taşıt araçları, sokaklar, parklar pırıl pırıl." cümlesinde gereksiz sözcük kullanımından doğan anlatım bozukluğu söz konusu, "taşıt araçları" yerine "taşıtlar" demek yeterli olacaktır. Bu örnekleri şu şekilde daha da çoğaltabiliriz: "Sonra biri bitmeden öteki baştan uçsuz bucaksız banliyöler, kasabalar." "İngilizce öğretim yapan pahalı kolejlere gidiyor." "İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kayıtsız şartsız teslim olan Japonya, ordu bile kuramıyor ulusla*rarası antlaşmaya göre ama teknoloji ordusuyla, değil Batılı ülkeleri, Amerika'yı bile işgal etmiş du*rumda. " 'Tehlikeli yılanlar gibi sarmaş dolaş olmuş yollar; üst yollar, alt yollar..." Bu cümlelerde anlatım bozukluğu söz konusu. Dolayısıyla bu anlatım bozuklukları yukarıdaki an*latım bozukluklarıyla birlikte ele alındığında cümlelerde akıcılık, duruluk - açıklık ve yalınlık açısından da sıkıntı doğurmakta. Ancak bir sonraki etkinlikte akıcılığı, duruluğu- açıklığı ve yalınlığı bozan ifade*ler aynı zaman da anlatım bozukluğu olduğu için orada tekrar ele alınacaktır. 5.ETKİNLİK Ölçütler Değerlendirme Japonya Akıcılık "İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kayıtsız şartsız teslim olan Japonya, ordu bile kuramıyor uluslararası antlaşmaya göre ama teknoloji ordu*suyla, değil Batılı ülkeleri, Amerika'yı bile işgal etmiş durumda."
Duruluk-Açıklık ".....yönetim de kendilerini aynı aileden savdıkları için birbirlerine güveniyorlar" "Sonra biri bitmeden öteki bastan uçsuz bucaksız banliyöler. kasaba*lar." "İngilizce öğretim yapan pahalı kolejlere gidiyor." "Genellikle feodal beyleri koruyan ve onlar adına savaş veren özel şövalyeler olan samurailer Japon tarihinin en renkli kahramanları ara*sında yer alıyor." Yalınlık
"Tehlikeli yılanlar gibi sarmaş dolaş olmuş yollar; üst yollar, alt yollar..." "...robotizasyon ve otomatizasyonu çok ilerletmişler." Bu tabloda yapılacak değerlendirmede büyük ölçüde bütün gezi yazısı için akıcılık, duruluk-açıklık ve yalınlık konusunda olumlu bir sonuç ortaya çıkacaktır. Yani metin genel olarak akıcı, duru-açık ve yalındır. Değerlendirme sonuçlarından hareketle akıcılık, duruluk-açıklık ve yalınlığın gezi yazısının anla*şılmasına büyük katkı sağladığı görülmektedir.
6. ETKİNLİK Erzurum Şehri İle İlgili Gezi Yazıları: • Ahmet Refik Altınay'ın Erzurum adlı gezi yazısında kronolojik zamanlı plâna uyulmuştur. İbrahim Minnetoğlu'nun Erzurum adlı gezi yazısının üslubu farklıdır. Bu yazının kendine göre bir kronoloji olsa da Ahmet Refik Altınay'ın Erzurum adlı gezi yazısındaki gibi kronolojik zamanlı plâna uyulmamıştır. • İbrahim Minnetoğlu'nun Erzurum adlı gezi yazısı yazarın daha önce gezdiği bir yeri tekrar an*lattığı gezi yazısıdır. Bu son gidişte görülenlerle, ilk gidişte görülenler arasındaki fark anlatılmaya çalışılmıştır. Ahmet Refik Altınay'ın Erzurum adlı gezi yazısı ise muhtemelen ilk kez görülen bir yerin yaşayış, gelenek, görenek,doğal güzellikler, tarihi özellikler ve değişik yönlerden ilgi çekici yanlarının anlatıldığı bir yazı. İbrahim Minnetoğlu'nun Erzurum adlı gezi yazısı şehrin insan portrelerini çizen, şehri bildiği ve yaşadığı şehir*le ve yaşam tarzıyla karşılaştıran bir yazı. • Ahmet Refik Altınay'ın Erzurum adlı gezi yazısında yazar: açıklayıcı anlatım, öyküleyici anla*tım, betimleyici anlatıma başvurmuş ancak İbrahim Minnetoğlu'nun Erzurum adlı gezi yazısında ağır*lıklı olarak tartışmacı anlatımdan da yararlandığı görülmektedir. Ses Düşmesi Olan Kelimeler Ses Türemesi Olan Kelimeler Ses Daralması Olan Kelimeler Ses Benzeşmesi Olan Kelimeler ilerletmişler ürünlerini arıyorlar işçisine çevreler biliyorlar; başlıyorlar açıktır. ..............;...............i birbirine pazarlamasını yaşıyorlar Elbette oğlu ..........................................' asır yiyecek çektikten ömrü sabır kaybetmiyor ettiğimi devrine asıl uyguluyorlar olmuştu akla mahkemeye diyecek tahtta kaybetmesinden iktidarlarına ------ ilerlettim aslında kayıt ...... savaşçılara ayrıcalıklı gazetesi ...... soğukta
Metinde aynı türden ses olayı görülen birçok kelime olduğundan farklı örnekleri almayı tercih et*tik. Daha onlarca bazı ses olaylarının görüldüğü kelime olmasına rağmen ses daralması olan kelimele*rin sayısı tabloda görüldüğü kadardır. Ses Düşmesinin Sebebi: Sözcüğün aslında bulunduğu halde, ek geldiğinde bazı sesler düşebilir. Bu düşme hem ünlülerde hem ünsüzlerde görülür. Ünlü Düşmesi Sözcüğün aslında bulunan bir ünlünün düşmesidir. Türkçede iki ünlünün yan yana geldiği birle*şik kelimelerde bir ünlünün düştüğü görülür. Yine sözcüğün son hecesinde bulunan dar ünlüler, ünlüy*le başlayan bir ek sözcüğe eklendiğinde düşer. Bu özellik bazı organ isimlerinde, Arapçadan dilimize geçen bazı sözcüklerde, bazı Türkçe fiillerde görülür. Iler-l-letmlşler, çev-l-reler, blr-l-blrlne, oğ-u-lu, öm-ü-rü, dev-i-rine, ak-ı-la, kay-ı-betmesinden, as-ı-lında, ay-ı-rıcalıklı Ses Türemesinin Sebebi: Sözcüğün aslında olmadığı halde, ek geldiğinde ortaya çıkan seslerdir. Türkçede şimdiki zaman eki alan ünsüzle biten kelimelerin araya bağlantı ünlüsü aldığı görülür. Türkçe kurallara göre bir sözcükte iki ünlü yan yana gelmez. Araya kaynaştırma harfi girer. Türkçede dört tane kaynaştırma harfi vardır: ş. s, n, y. Bunların her birinin özel kullanım yerleri vardır. "-s-" kaynaştırma harfi veya yardımcı ünsüz: Üçüncü tekil şahıs iyelik ekinden önce kullanılır. Daha çok isim tamlamalarında tamlanan görevindeki sözcükte görülür. "-n- "kaynaştırma harf) veya yardımcı ünsüz: Zamirlerden sonra ek geldiğinde kullanılır. İyelik eklerinden sonra hal eki gelirse kullanılır, ilgi eklerinden önce kullanılır. "-y-" kaynaştırma harfi veya yardımcı ünsüz: Yukarıdaki kuralların dışında olan her yerde "y" kaynaştırma harfi kullanılır.. Kaynaştırma harfleri aslında iki ünlü arasında kullanılır. Ancak bazen iki ünlü arasına gelmediği halde de kullanıldığı olur. Ürünlerl+n+l, bll+l+yorlar, pazarlama+sı+nı, as+ı+r. sab+ı+r, as+ı+l, mahkeme+y+e, Iktldar-ları+n+a, kay+ı+i, gazete+s+i Ses Benzeşmesinin Sebebi: Dilimizde ünsüzler sert ve yumuşak olmak üzere iki gruba ayrılır. Sert ünlüler "ç, f, t, h, s, k, p, ş" ünsüzleridir. Bunun dışında kalanlar ise yumuşak ünsüzlerdir. Bir sözcük sert bir ünsüzle bitiyor ve o sözcüğe ünsüzle başlayan bir ek geliyorsa, ekin başındaki ünsüz sertleşir. Buna ünsüz benzeşmesi denir. Elbette bu benzeşme sert ve yumuşak şekli olan ses*lerde söz konusudur. Bu özelliği dört seste görüyoruz; p - b, ç - c . t - d. ğ - g iş-c/çisine, açık-d/tır, elbet-d/te, çektik-d/ten, et-d/tiğimi, olmuş-d/tu, taht-d/ta, ilerlet-d/tim, savaş-c/çılara, soğuk-d/ta Ünlü Daralması (a -1, e - i): Türkçede a, e ünlüsü ile biten fiillerin şimdiki zaman çekiminde, söyleyiş ve yazılışta da a ünlüleri ı, u;.,e ünlüleri i, ü olur. Tek heceli a, e ünlüleri ile biten fiiller, ünlüyle başlayan ek aldıklarında araya kaynaştırma harfi (yardımcı ünsüz) gelir ancak bu fiillerdeki a. e ünlülerinde bir daralma (ı ve i'ye dönme) görülür, de- ve ye- fiillerinde olduğu gibi. Ar-a/ıyorlar, başl-a/ıyorlar. yaş-a/ıyorlar, y-e/lyecek, kaybetm-e/iyor uygul-a/uyorlar, d-e/lyecek 8.ETKİNLİK Japonya
Ağaçkakan Kuşu ve Başka*ları Amaç bakımından
Gezip, görülen bir yerleri ilginç ayrıntılarıyla tanıtmak Yazar kendi başından geçen olayları gözlemlerine ve görüşlerine bağlı kalarak an*latmak Üslup bakımından Okuyucuları aydınlatıcı, öğre*tici bilgiler sunulduğundan duygulara çok yer verilmemiş*tir. ~ Yaşadığı olaylar karşısındaki duygularını okuyucularıyla paylaşmak istediğinden içten ve samimidir Gözlem tekniği bakımından (J) Objektif bir gözlem ve izlenim burada da söz konusudur. (A) Kişisel gözlem ve izlenim son derece önemlidir. Dilin işlevi bakımından İki metinde de : Göndergesel işlev Anlatım türleri bakımından (J)Yoğun olarak açıklayıcı an*latım kullanılmaktadır. (A)Öyküleyici anlatım ön plan*dadır.
ANLAMA VE YORUMLAMA 9. ETKİNLİK Erzurum şehrini anlatan bir belgesel hazırlanmıştır. Bu belgeseli VCD şeklinde temin edebilirsi*niz. [Sadece Kayıtlı Kullanıcılar Linkleri Görebilir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]internet sitesinden bu belgesele ulaşabilirsiziniz. Belgesel başka bir insanın dikkati ve gözlemiyle çekilmiştir. Asla kendi gezip görmenizle aynı şey değildir. Gezilip, görülen yeri hissetmek ve yaşamak lazımdır. O yüzden izlediğiniz belgeselden hare*ketle gezi yazısı yazılamaz. Sadece TV’den seyretmek yeterli olsa idi, kimse seyahat etmez sadece seyrederdi. İnsanlar belgesellerle yetinmeyip bir de bizzat görmek istiyorlarsa, bizzat gezip görmenin bir ayrıcalığı kişisel ve insani boyutu var demektir. Dolayısıyla belgeselden seyredilerek bir yerle ilgili gezi yazısı yazılamaz. 10.ETKİNLİK Günümüzde teknoloji çok ilerlemiş durumda. Eskiden aylarca seyahat erek gittiğiniz yerlere şimdi birkaç saatte varmanız mümkün. O zaman gördüğünüz her şeyi uzun uzun tasvir etmek zorundaydınız. Şimdi ise fotoğraf makinesi destekli mükemmel yazılar yazabilirsiniz. Hatta gezip gördüğünüz yerleri filme çekip belgesel haline bile getirebilirsiniz. Bu açıdan fotoğraflarla, filmlerle yazdıklarınızı destekleyebilir daha inandırıcı ve ölümsüz kılabilirsiniz. Bu açıdan bakıldığında teknoloji tabiî ki olum*udur. Ancak eskiden yazılanları gözümüzde canlandırma kendimize göre hayal kurma imkânı bulabilirdik. Herkesin gezi yazısından aldığı lezzet bu anlamda daha başkaydı. 11.ETKİNLİK Coğrafi Konumu: Antalya ili, Türkiye'nin güneyinde, merkezi Akdeniz kıyısında olan bir turizm merkezidir. Kuzeyinde: Burdur, İsparta, Konya, doğusunda: Karaman, Mersin, batısında; Muğla illeri vardır. Güneyi, Akdeniz ile çevrelenmiştir. Türk Riviera'sı Antalya kıyılarının uzunluğu 630 km'yi bulur. Tarihçe : "Attalos Yurdu" anlamına gelen Antalya, II. Attalos tarafından kurulmuştur. Bergama Krallığı'nın sona ermesiyle (M.Ö. 133) bir süre bağımsız kalan kent, daha sonra korsanların eline geçmiştir. M.Ö. 77'de Komutan Servilius Isauricus tarafından Roma topraklarına katılmıştır. M.Ö. 57'de Pompeius'un donanmasına üs olmuştur. M.S. 130'da Hadrianus'un Attaleia'yı ziyaret etmesi şehrin gelişmesini sağlamıştır. Bizans egemenliği sırasında piskoposluk merkezi olan ismi görülen Attaleia, Türklerin eline geçtikten sonra büyük bir gelişme göstermiştir. Modern şehir, antik yerleşme*nin üzerine kurulduğundan, Antalya'da antik çağ kalıntılarına çok az rastlanmaktadır. Görülebilen kalıntıların ilki, eski liman olarak nitelenen liman mendireğinin bir kısmı ve limanı çevreleyen surdur. Surların park dışındaki kısmında restorasyonu yapılan Hadrian Kapısı Antalya'nın en güzel antik eserle*rden biridir. Antalya şehri ve çevresine antik çağda, "çok verimli" anlamına gelen Pamphylia, Batı kesimine ise Lykia denirdi. Milattan önce VIII. yüzyıldan itibaren buraya Ege denizinin Batı kıyılarından göçenler: Aspendos ve Side gibi şehirleri kurmuşlardır. II. yüzyıl ortalarında hüküm süren Bergama Kralı II. Attalos, Side'yi kuşatmıştı. Antalya'nın yaklaşık 75 km. doğusundaki Side'yi alamayan kral, şimdiki il merkezinin olduğu yere gelerek bir şehir kurdu. Buraya onun adı verilerek Attaleia dendi. Zaman için*de Atalia, Adalya diyenler oldu. Antalya, onun adından gelmektedir. Yapılan arkeolojik kazılarda Antalya ve bölgesinde, günümüzden 40 bin yıl önce insanların yaşa*dığı ispat edilmiştir. Milattan önce 2000 yılından bu yana bölge, sırasıyla; Hitit, Pamphylia, Lykia, Ki*li kya gibi kent devletlerinin ve Pers, Büyük İskender ile onun devamı sayılan Antigonos, Ptolemais. Selevkos, Bergama Krallığı'nın idaresine girmiştir. Daha sonra Roma Devleti, hüküm sürmüştür. An*talya'nın antik çağdaki adı Pamphylia idi ve burada kurulan şehirler bilhassa II. ve III. yüzyılda altın çağını yaşadı. V. yüzyıla doğru da eski ihtişamını kaybetti. Yöre Doğu Roma ya da Türkiye'de tanınan adıyla Bizanslıların hâkimiyeti altındayken, 1207'de Selçuklular tarafından Türk topraklarına katıldı. Anadolu Beylikleri devrinde ise Teke Aşiretinin bir kolu olan Hamitoğulları'nın egemenliğine girdi. Teke Türkmenleri, Türklerin eski yurdu bugünkü Türkmenis*tan'da da nüfus olarak en büyük boylardan biridir. XI. yüzyılda bir kısmı buraya gelmiştir. Bugün Antal*ya'nın kuzeyi ile Isparta ve Burdur'un bir kısmı olan Göller Bölgesinin, bir adı da Teke yöresidir. Os*manlılar zamanında Anadolu eyaletine bağlı Teke sancağının merkezi, şimdiki Antalya il merkeziydi. O yıllarda buraya Teke sancağı denirdi. İlin şimdiki adı ise aslında antik çağdaki adının biraz değişmiş şeklidir ve Cumhuriyet döneminde verilmiştir. XVII. yüzyılın ikinci yarısında Antalya'ya gelen ünlü Osmanlı seyyahı Evliya Çelebi, kale içinde dört mahalle ve üç bin ev, kale dışında 24 mahallesi olduğunu -belirtir. Şehrin çarşısı ise kale dışın-daymış. Evliya Çelebi'ye göre limanı, 200 parçalık gemi alacak büyüklüktedir. İdarî bakımdan Kon*ya'ya bağlı Teke Sancağı'nın merkezi olan Antalya, Osmanlı imparatorluğunun son yıllarında bağımsız sancak haline getirildi. Kaleiçi: büyük bir bölümü yıkılmış ve yok olmuş at nalı şeklinde içten ve dıştan surlarla çevrili*dir. Surlar, Helenistik, Roma, Bizans. Selçuklu ve Osmanlı devirleri ortak eseridir. Surların 80 burcu vardır. Surların içinde kiremit çatılı 3.000 kadar ev bulunmaktadır. Evlerin karakteristik yapıları Antal*ya'nın sadece mimari tarihi hakkında fikir vermekle kalmaz, aynı zamanda bölgedeki yaşam tarzını, gelenek ve görenekleri en iyi şekilde yansıtır. 1972 yılında Antalya iç limanı ve Kaleiçi semti, özgün dokusu nedeniyle "Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu" tarafından "SİT bölgesi" olarak koruma altına alınmıştır. Turizm Bakanlığı'na "Antalya- Kaleiçi Kompleksi" restorasyon çalışmasından dolayı. 28 Nisan 1984de FİJET (Uluslararası Turizm Yazarları Birliği) tarafından Altın Elma Turizm Oskan ödülü verilmiştir. Günümüzde Kaleiçi otelleri, pansiyonları, restoranları ve barları ile eğlence merkezi haline gelmiştir. Eski Antalya Evleri: Yazların çok sıcak ve kışların ılık geçtiği Antalya'da eski evlerin yapı*mında soğuktan çok, güneşi önlemeye ve serinlik sağlamaya önem verilmiştir. Gölgeli taşlıklar ve av*lular hava akımını kolaylaştıran özelliklerdir. Depo ve hol görevi yapan girişi ile üç kat üzerine kurul*muştur. Yivli Minare: Antalya'nın ilk Türk yapısıdır. Merkezde liman yakınındadır. Üzerindeki yazıta göre Anadolu Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubat'ın yönetimi zamanında (1219-1236) inşa edilmiştir. Tuğla ile örülen gövdesi, sekiz yarım silindirden oluşur. Bu minarenin bitişiğinde bir cami varsa da yıkılmış olmalıdır. Çünkü Minarenin yanındaki Cami daha geç devre. 1372 yılına aittir. Bir Türk Beyliği olan Hamitoğulları zamanında, Tavas i Balaban adlı bir mimar tarafından yapılmıştır. Ulu Cami: Kesik Minare adıyla da bilinir. Aslında bir Bazilika olarak V. yüzyılda inşa edilmiştir, ilk eserden çok az bölüm ayakta kalmış, Bizans döneminde değişikliklere uğramıştır. Eser, Osmanlılar zamanında tamir görmüş, bir kısmı Mevlevihane olarak kullanılmış, sonra cami olarak hizmete açılmış*tır. Karatay Medresesi: İl merkezindeki önemli Türk İslâm yapılarından olup XIII. yüzyıl ortasında inşa edilmiştir. Evdir Han: 20. yüzyıl başlarına kadar ulaşım at ve develerle sağlanır, ticaret malları da bu hay*vanlarla nakledilirdi. Kervanlar yollarda, "Han" ve kervansaraylarda konaklardı. İşte Evdir Han da bun*lardan biridir. Antalya'dan kuzeye giden yol üstündedir. Bugünkü Antalya-Korkuteli kara yolunun 1 km. doğusunda ve ii merkezine 18 km. uzaklıktadır. En fazla dikkati çeken kısmı sivri kemerli portalıdır. XIII. yüzyılın başlarında yapılmış bir Selçuklu eseridir. Kırkgöz Han: Antalya - Afyon eski yolundaki ikinci durak yeri Kırkgöz Han'dır. Kırkgöz Han An*talya'ya 30 km. uzaklıkta bulunan Kırkgöz'de, Pınarbaşı mevkiindedir. Çok sağlam bir durumdadır. Düden Şelâleleri: Antalya il merkezinin yaklaşık 10 km. kuzeydoğusundaki bu şelâle, şehri sim*geleyen tabiat güzelliklerindendir. 20 metre yükseklikten dökülür. Ana kaynağı Kırkgöz mevkisidir. Aşağı Düden Şelâlesi ise Lâra Plajı yolundadır. Kent merkezinin güneydoğusunda, 40 metre yüksek*likteki falezlerden denize dökülür. Antalya'nın simgeleşmiş tabiat güzelliklerindendir. Kurşunlu Şelâlesi: il merkezinin doğusundaki Alanya yolunun 24. km'sindeki sapaktan İsparta yoluna girildikten 7 km. sonra ulaşılabilir. Bu tabiat harikası da en çok ziyaret edilen yerlerden biridir. Şelâle bir masal diyarından çıkıp gelmiş gibidir. Yemyeşil derin bir vadinin içindedir. Bütün çevresi yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşle gezilebilir. Yer yer gölcüklerin oluştuğu sularda çok sayıda balık yaşamaktadır. Aynı zamanda zengin faunası ile dikkat çeker. Düden, Kurşunlu ve Manavgat Şelâleleri, birçok Türk filminde mekân olarak kullanılmıştır. Hepsine de otobüsle rahatlıkla gidilebilir. Lâra - Konyaaltı Plajı: Antalya il merkezinin 10 km. kadar doğusundaki doğa harikası Lâra Plajı ile Antalya merkezinin batı kıyısındaki Konyaaltı Plajı şehrin en güze! kıyılarıdır. Perge: Antalya 18 km doğusunda, Aksu Bucağı yakınındadır. Kilikya - Pisidia ticaret yolunun üs*tünde yer aldığı için önemli bir Pamphylia şehridir. Kuruluşu diğer Pamphylia şehirleriyle aynı zamana rastlar (Milattan Önce VII yüzyıl). Perge, Hıristiyanlar için önemli bir kent idi. Aziz Paulos ve Barnabas, Perge'ye gelmiştir. Magna Plancia gibi kimi zenginler buraya önemli anıtlar kazandırmışlar*dır. İlk kazıların 1946 yılında İstanbul Üniversitesi tarafından başlatıldığı Perge'de; Tiyatro, Stadyum, Sütunlu Cadde, Agora'dan oluşan şehir kalıntıları bulunmuştur. Karain Mağarası: Antalya'nın 27 km. kuzeybatısında, Yağcılar sınırları içindeki Karain Mağara*sında bulunan kalıntılar Paleolitik, Mezolitik, Neolitik ve bronz çağlarına aittir. Bu mağara, görülmesi gereken yerlerdendir. Ariassos: Antalya-Burdur otoyolunun 48. kilometresinde, sola dönülen bir sapaktan 1 km. içer*dedir. Bir dağın yamacında kurulmuş olup, hamamları, kaya mezarları açısından görülmeye değerdir. Ariassos kentine girilen vadinin başlangıcında kentin en görkemli kalıntısı olan giriş kapısı yükselir. Roma devrinden kalma bu anıt, 3 kemerli ve dolayısıyla 3 girişli olduğu için, yöre halkınca "Uç kapı" diye anılır. Kentin şaşırtıcı bir özelliği, dörtte üçünün, olağanüstü gösterişli anıtsal mezarlar olan nekropolis kalıntısı olmasıdır. Hayat Tarzı: Antalya ve çevresinde, asırlardır süzülen iki hayat tarzının da mirası vardır. Türkler buraya ilk geldiklerinde yerleşik düzene hemen uymuşlar; köy, kasaba ve şehirler kurmuşlardır. Nüfu*sun bir kesimi ise Türklerin Anadolu'ya gelmesinden önce olduğu gibi konargöçer hayatı sürdürmüştür. Yarı yerleşik demek olan bu hayat tarzına göre, birbirine akraba en az 15-20 aile, bazen de yüzlerle ifade edilen sayıdaki aileler; kıl çadırlarda yaşar, yazın dağlara çıkar, kışın ise kışlak denen sıcak ova-ara inerlerdi. Deve, koyun gibi hayvanları yetiştirir bunlardan ürettikleri ürünleri, yerleşik halkın ürünle*riyle değişerek ya da satarak geçinirlerdi. Et, süt, yağ üretirler, kıl çadır ve doğal kökboyalı kilim dokur-iardı. Kışlaklarda dar alanlara tahıl, sebze ekenler bile olurdu. Hatta Osmanlı ordusuna at yetiştiren oüyük konargöçer grupları (aşiret, oymak) vardı. Bugün Avrupa'nın en önemli müzelerini süsleyen Türk kilimleri, bu insanların el emeği göz nurudur. Günümüzdeki halk müziği kültürünün çok büyük bir kısmı konargöçerlerden mirastır. Karacaoğlan, Dadaloğlu gibi Türk halk şiiri ve müziğinin en büyük ozanları, bu kültürün temsilcileridir. Eskiden beri kırsal kesimdeki köylerde yerleşik hayatı sürdürenler kendilerini, "yerli, köylü" gibi tabirlerle niteler*in, Yörüklerin topluca yerleştiği bir köye gitseniz "Burası Yörük köyü" derler. Türkiye'nin hemen her :arafında bu tür nitelemeleri duyabilirsiniz. Ancak insanlar eskilere uzanan bu hayat farkını bu şekilde vurgulasa da, hepsi aynı köke sahiptir ve Türk'tür. Aslı birbirlerine farklı gözle bakmazlar ve bunu bir zenginlik olarak görürler. Bugün Türkiye, çağdaş modern hayata en iyi uyum sağlayan, teknolojiyi en iyi şekilde kullanan ülkelerden biridir. Ama hem nostaljik hem de kültürel değeri olan, binlerce yıldır devam eden hayatı sürdüren, birkaç küçük konargöçer grubu kalmıştır günümüzde. Sayıları da birkaç yüz kişiyi geçmez..Hazin bir biçimde, o hayat tarzından sadece develer kalmıştır. Yolunuz düşerse yaz aylarında Belek, Manavgat ve Alanya'da süslenmiş, canlı çıngırdaklı turist taşıyan develer görürsünüz, işte o günlerden hatıradır bu develer. Ayrıca Kemer'de ve Antalya Kumluca yolunda yine yerli yabancı turistlere hizmet veren Yörük çadırları görürsünüz. Yarı müze görünümündeki bu çadırlarda Yörüklere has ayran ve gözleme yiyebilirsiniz. Antalya'nın yerli halkı bugün bile imkân bulduğunda yazın Gömbe, Sütleğen, Alanya gibi yaylalara çıkar. Bu gelenek, atalarından kalan bir hatıradır. Alanya gibi bazı ilçelerde kışın Toros dağlarında kuyularda saklanan karların, Ağustos ayında dağdan indirilerek ilçe merkezine geti*rildiğini, şerbet haline getirilerek seyyar satıcılar tarafından satıldığını görürsünüz. Bu da yine Yörüklerin eski geleneklerinden sadece biridir. Yerel Yemekler : Yörüklerin beslenme tarzının temelini, hayvancılık ve buğdaydan elde edi*len besinler belirler. Kıyı şeridinde az da olsa yaş sebze üretilmesine karşın iç bölgelere gidildikçe buğday ve kuru sebze ağırlık kazanır. Antalya'da dünya mutfaklarının tamamına turistik otel ve lokan*talarında bulmak mümkündür. Ama yöreye has yerel yemekler şunlardır: Saç kavurması, Tandır keba*bı, Kölle (buğday, fasulye, nohut ve bakla haşlaması), Domates civesi, Hibeş, Arapaşı İklimi: Akdeniz ikliminin hâkim olduğu Antalya'da, kışlar ılıman ve yağışlı, yazlar ise sıcak ve kurak geçer. 12.ETKİNLİK Konya'nın kurucusu, Yunanlılar'dan Yanuvan Tarihi sahibine göre Harkılan oğlu Aleksandıran oğ*lu Nişan'dır. Sonra Hazreti Ömer'le mektuplaşan meşhur kayser ikinci defa onarmıştır. Buraya Mu-hammed ümmeti'nden ilk gelen Selçuklulardan Alâaddin Keykubad'dır. Bu da Rûm (= Anadolu) Sel-çuklulan'ndandır. Selçuklular, Manan diyarından Danişmendoğulları'yla gelerek Azerbaycan memle*ketlerini fethederek amcaoğulları olan "Çobanbay"ı buraya hâkim nasbettiler. Fakat bu aralık iran'da "Ebûsaid" cihangir padişah olduğundan "Çobanbay" veziri yerinde idi. Bunun çocuklarına "Çobanoğulları" derler. Sonra Ebûsaid bir kız meselesinden Çobanoğulları ile Pasin Ovası'nda savaştı. Her ne kadar Selçuklular ve Danişmendliler yardım ettilerse de yine Çobanlılar yıkılıp devletleri Akkoyunlular'a geçti. Danişmendiler ile Selçuklular ilerleyerek Sivas ve Amasya'yı zaptettiler. Danişmendliler burada Niksar (221) şehrini başkent edindiler. Sonra bunların yardımıyla Selçuklular Konya'yı zaptedip orada istiklâl kazandılar ki bunların son zamanında da Osman Gazi davul ve sancak sahibi oldu. İşte Konya Kalesi'nin üçüncü yapıcısı da Selçuklulardan Sultan Alâaddin'dir. Konya Kalesi 569 tarihinde (= 12 Ağustos 1173-1 Ağustos 1174) yontma taş ile Mesud oğlu Sul*tan izzeddin Kılıç Arslan tarafından yapılmıştır. Sağlamlaştırarak kalenin dördüncü yapıcısı olmuştur. Bir köşk ve divanhane yaptırmıştı ki o asırda kisrâların sarayından nişan verirdi. Depremden yıkılınca Selçuklu Keykubad onararak büyük bir hendek yaptırmıştı ki derinliği 11, genişliği 50, duvar boyu 30 zirâdır. Dışarı katındaki hisarın duvarı çepeçevre 10.000 germe adımdır. Atpazarı Kapısı üzerine zin*cirlerle asılmış bir kuru at kafasına gem vurup ibret olsun diye koymuşlardır. Binici olan bu memleket ahalisine öğüt için konmuştur. Yani avrata ve ata güvenmeyip at, kuru kafa bile olsa başından gemi eksik etmeyerek yuları ve dizgini eksik etmeyesin demektir. İç kalesinin büyüklüğünü bilmiyorum. Bu kale Selçuklular zamanında 12 kapılı idiyse de, Osman*lılar eline geçtikten sonra 4 tanesi bırakılıp ötekiler kapatılmıştır. Dört köşesi beyaz mermerle türlü türlü, hendesî çizgilerle süslü, kubbeli ve sanatkârane bir kaledir. En sonra Gıyâseddin oğlu Sultan Alâaddin yeniden yaptırmıştır. Sonra Erzurum taraflarında yağma ve çapul çoğaldığından intikam al*mak üzere iken babası merhum olmuştur. Anadolu Selçuklularının sonu bu Alâaddin'dir. Hepsi 14 padişahtır. 699 tarihinde Ertuğrul Beğ'in oğlu Osman Beğ hutbe okutup sikke kestirerek emîr olmuştur. Bu Konya yöresi Karamanoğulları'nın ellerinde kalıp Kosova savaşında Hüdavendigâr Gazi şehid olduktan sonra önce itaatli olan Karamanoğulları dahi isyan etmiştir. Bunun üzerine 792 tarihinde (— 20 Aralık 1389-8 Aralık 1390) Yıldırım Bayazıd Han kalabalık askerle yıldırım gibi gelip Konya kalesini aman zaman vermeyekfetheyledi. Böylece Selçuklular'ın eski mülkü Konya dahi Osmanlı şehirlerinden oldu. Kanunî Sultan Süleyman Han yazdırışı üzere şimdiki halde Karaman Eyaleti adıyla başka eyalet olup paşa karargâhıdır. Paşasının hası 660.070 akçadır. 2000 askerle eyaleti idare edip 50.000 kuruş tahsil ederek gider. Bu eyaletin Hazine Defterdarı, Defter Kethüdası, Defter Emini, Çavuşlar Kethüdası, Çavuşlar Emini vardır. Eyalette 7 sancak vardır. Paşa şehri olan Konya Sancağı'ndan başka 'Kayseri?', "Niğ*de", "Yenişehir", Kırşehri", "Akşehir", 'Aksaray" Sancaklar» vardır. Zeametleri 68, tımarlan 2111 tanedir. Defterdarının hası 65.000, Defter Kethüdası'nın hası 6500 dür. Tımar Defterdarı da böylecedir. Alaybeğisi, Çe-ribaşısı, Yüzbaşıları vardır. Bu eyaletteki tımar ve zeamet sahipleri, seferde, Cebelileri ile, Paşasının askeriyle 12.000 seçme kılıç askeri olur. Savaşta bir tımarlı bulunmasa tımarı başkasına verilir. Konya 500 akçalık mollalıktır. Nahiyelerinden kadısına yıllık, adalet üzere, 20 kese hâsıl olur. Mezhepleri hep Hanefî'dir. Nakîbüleşrafı, ileri gelenleri, bilginleri, dindar adamları vardır. Mevlevi dervişleri de çoktur. Asker tayfası çok olduğundan Sipah Kethüda Yeri ve Yeniçeri Serdarı yerine bir azametli Yeniçeri Çavuşu ve Muhtesib Ağası, 3 yerde Şehir Naibi ve Şehir Subaşısı, Bac Alıcısı, (222) Kale Dizdarı, 40 tane büyüklü küçüklü topu, yetişir derecede cebehanesi vardır. Toplu bakışla mamur bir şehirdir. Bu büyük şehir Meram Dağı'nın doğusunda düz bir ovada olup dağa bir saat mesafededir. Camilerinin en eskisi iç kalede "Birinci Sultan Alâaddin Camisi"dir ki dil ve kalemle anlatılamaya*cak kadar sanatkârane bir camidir. Lâkin iç kalede olduğu için cemaati kalmamıştır. Bu iç kale yüksek bir yerde olup mükellef ve mükemmel cebehanesi ve topları vardır. Bu kalenin doğu ve kuzey yönleri ova ile bir gölceğizdir. Konya'dan geçen bütün pınarlar bu göle dökülür. "Sultan Süleyman Han Camisi" birer tabakalı iki minareli, geniş haremli, has kurşunla örtülü bir camidir. Konya'nın mescitleri de çoktur. Dârüttedrislerinin en meşhuru "Nalıncı Medresesi"dir. 11 tane dârülkurrâsı. 3 tane dârülhadîsi vardır. Sibyan mektepleri 170 tanedir. Her yıl hediyesi verilen 40 kadar tekkesi vardır. En meşhuru "Şems-i Tebriz'i Tekkesi"dir. Yüksek bir kubbe altında olup orada dahi Mevlânâ ayini yapılır. Mahkemeye yakın, eski bir tekkedir. Çeşmeleri de çoktur. Kaynakları hep Meram Dağı'nda olup taksim kubbesinden gelir. 300 den çok sebili vardır. 11 tane aşevi olup nimeti her zaman bol olanları "Mevlânâ Tekkesi imareti" ile "Sultan Süleyman Han İmareti"dir. Hamamlarının en meşhuru "Âstâne Hamamı" olup eski tarzda, suyu güzel bir hamamdır. Kale içindeki "Sunkur Hamamı" da böyledir. Vilâyet ileri gelenlerinin söylediğine göre bütün saraylarında 80 kadar saray hamamı vardır. 340 kadar bağlı bahçeli, akarsulu sarayı vardır. Paşa Sarayı meşhurdur. Hanlarından, Atpazarı Kapısı dışında, Bağdat Fatihi'nin annesi "Kösem Sultan"ın yaptırdığı büyük han meşhurdur. 26 tane bekâr hanı vardır. Bedesteniyle birlikte 1900 dükkânı vardır. Yüzlercesi ma*mur olup kagir yapılardır. Kagir yapılı ve demir kapılı kanatlarla kurulmuş kurşun örtülü bedestenindeki zengin tüccarlarda bütün dünyanın kıymetli malları bulunur.Sipah Pazarı, Saraçhanesi. Tahtelkalesi mamur ve süslüdür. Havasının ve suyunun güzelliğinden bütün halkı sağlam ve güçlü yapılıdır. O kadar çok yaşarlar ki kuvvetleri gitmiş, ömrü yüz yetmişe yetmiş, gücü kuvveti bitmiş olduğu halde yine dinç olurlar. Bilgin*leri akıllı, efendi, asil, olgun kimselerdir. Konya'nın helvacı ve berber gençleri meşhurdur. Eşrafının en başta geleni "Hazreti Mevlânâoğlu Halim Çelebi"dir. 20 kadar Eflâtun ve ibn Sina'*dan nişan verir usta doktorları vardır. Konuştuğumuz adamlar içinde duası kabul olunanlar vardı. Asker tayfası hep samur kürk ve kıymetli kumaşlar giyer. Bilginleri türlü türlü soflar ve molla ku*maşları giyer. Sanat sahipleri hep Mevlânâ muhibbi olduklarından Mevlevi külahları üzerine Muham*medi sarık sararlar. Ahali hep Türk'tür. Güzel konuşan kimseleri vardır. (223) Gayet doğru ve yabancı dostu kimse*lerdir. Suyu ve havası herkesçe övülür. Sabah vakti esen esintiden insan taze hayat bulur. Kale dışında, suyun taksimi için bir kubbe yapılmıştır. O kubbede 366 lüleye su ulaştırılıp şehrin cami, mescit, han. hamam ve ileri gelenlerin saraylarına hep oradan su gider. Kaynağı Meram Dağı'n-dadır. 2700 su kuyusu vardır ki bostanlar suvarılır ve bütün bitkiler bu sayede büyür. Şehir, beşinci iklimin ortasında olup yazı, kışı itidal üzeredir. 7 türlü taneli buğdayı olur. Devedişi denen bir iyi cinsi vardır ki ancak Şam civarında bulunur. Fa*kat arpası çok yağlı olduğundan ata çok vermekten çekinmek lâzımdır. Tahılı ve otları çok, tarlaları çok, bereketli bir şehirdir. Kuyumcuları, külâhçıları, terzileri, berberleri, meşhurdur. Fakat debbâğları, Osmanlı ülkesindeki debbâğların en ustalarıdır. Meram Dağı'nda mavi renkli bir çiçek olur. Debbâğlar onunla deriyi muamele edip gök, sarı, tu*runcu, kırmızı sahtiyan yaparlar ki Arap ve Acem'de maruftur. Yiyeceklerinden beyaz ekmeği, kâhisi, (224) çöreği, ballı böreği, helvasının çeşitleri, zülbıyesi, (225) pandisi, (226) pişmanisi, (227) tahînesi (228) meşhurdur. Ama sabunısi (229) ile canım beyaz halka çinisini (230) âşıklar yedikleri zaman lezzetinden damakları iki şak olur. Hususi Helvacı Çarşısı vardır. "Konya'
« Önceki :: Sonraki »
|